ULAŞIM MEKÂNLARI Esenboğa Havalimanına Bakış

YAZI Özgü Özcan / ozgu.ozcan@tedu.edu.tr

FOTOĞRAF Didem Zeynep Ödemiş / dzeynep.odemis@tedu.edu.tr

Mekân denilen olgu, insanoğlunun çevresine, yeryüzüne ve dünyaya verdiği pek tabii bir yanıttır. Bu yanıt, bazen bir problemin çözümü olarak karşımıza çıkar, bazen de insanın derisinden ayrılaşamayacak kadar ona ait olan bir parça, bir aitlik ya da insanın ta kendisidir. Peki ya bir problemin çözümü olarak düşünülen teknik mekânlar da bir kurgunun, senaryonun, dahası insanoğlunun kendisinden, çevresinden bir parça olamaz mı? Bu sahnede, yargılanması için akla hızla gelen ulaşım mekânlarından bilhassa havalimanı mekânına Ankara üzerinden yanıt bulmak istenirse, gözlerin Ankara’nın kuzey kapısına(!) çevrilmesi kaçınılmaz bir kapanış olacaktır. Mimarlık disiplininin içinde herhangi bir rol edinmemiş, disiplinin eğitimini almamış çevrilen gözlerin de kolaylıkla anlayabileceği gibi, bir mekân sadece ayakta duran bir yapıdan daha ziyade çevresiyle bütününü oluşturan daha küçük bir parçadır. Nasıl ki yerinden oynayan bir ufak çakıl taşı koca dağları devirebiliyorsa, ya da ufacık bir yuvarlak top olan kar bir anda çığ olabiliyorsa, bütününü oluşturmak için yola çıkmış bütünün ufak parçası da yolundan saptırıldığında, o bütün, tamamıyla yok olur. Dahası kendinden bahsedilmez olur; bir bütün ve onun kırıntısı dahi kalmamış olur. Ankara’nın kuzey girişi ve Esenboğa Havalimanı mekânı, bu felaket senaryosun eksiksiz başrollerini oluşturur. Bir mekân ve çevresinin birbirinden ayrı düşünülmesi olanaksızken, bazı mimarlık otoriteleri yapının çevresiyle karşılıklı bir ortak yaşam biçimi olduğunu ileri sürer. Bu görüşü mantık çevresinde bir yere oturtup, Ankara’nın kuzey girişi ve Esenboğa Havalimanı mekânını bu cephede ele alacak olursak, parazit ortak yaşam biçiminin kentin kuzeyindeki hâkimiyetini göz ardı etmek olanaksızdır. Bu noktada, çevrenin ne olduğunu, aslında ne ifade ettiğini bilmek ve onu varoluşçu filozofların yorumladığı gibi varoluşun temelinde bir varlık olarak ele almak, başkent olan kentin kuzeyinde yaşanan mimari sorumsuzluğun üstüne mutlak bir utanç bulutu düşürecektir.

Peki ya üzerine bu denli ağır tanımlar, sorumluluklar, var oluşlar, tamamlanışlar yıkılan çevre, dokunulan, görülen, koklanan fiziksel bir varlık dışında nedir? Aslında, insanın etrafındaki anlamında olan, fakat buna rağmen, bütün benliğiyle insanı merkeze yerleştiren veya bir anda merkezinde bulan çevre, bir kültürel duyarlılığın sosyal iskelete, yaşam alışkanlıklarına, kimliğe uyarlanmasıdır. Bunun ışığında, çevrenin içinde hareket eden bir insandan bahsettiğimiz zaman, insanın hareket ederken yöneldiği fiziksel olguları salt gözleriyle değil, tüm bedeniyle algısal olarak tecrübe eder. Yeryüzünün en alt tabakasından gökyüzünün en üst tabakasına kadar insanoğlu çevreye aittir ve onunla iç içedir. Yeryüzüyle insanın bu anlaşılması güç bağı aslında fiziksel bir çevre teması olan yerçekimine bağlıdır. Yerçekiminin de sadece fiziksel bir olgu olarak tanımlanmadığı ve asla tanımlanamayacağı bu ikili ilişkide yerçekimi oldukça güçlü bir aile bağıdır. Yeryüzüne ve çevresine bu güçlü mistik çekimle bağlanan insanoğlu, aldığı her nefeste, gördüğü her doğal ışıkta, kokladığı havada, içinde gezinen ve yorulmadan her hücresine girip ona enerji veren doğada kendisini yeniden bulur, tanımlar ve çevresine bir kez daha bağlanır. Bir damla sudan, bir avuç toprağa insanın tüm bedeni bu çevreyle beslenir. Kısaca özetlemek gerekirse çevre, insanı yenileyen, huzur veren, derin bir haz sunan ortamdır. Peki, hâl böyle iken, Esenboğa havalimanı mekânından bahsederken, nasıl olur da çevresinde olan Kuzey Girişi’nden bahsetmeyiz?

Yeryüzüne ve çevresine bu güçlü mistik çekimle bağlanan insanoğlu, aldığı her nefeste, gördüğü her doğal ışıkta, kokladığı havada, içinde gezinen ve yorulmadan her hücresine girip ona enerji veren doğada kendisini yeniden bulur, tanımlar ve çevresine bir kez daha bağlanır. Bir damla sudan, bir avuç toprağa insanın tüm bedeni bu çevreyle beslenir. Kısaca özetlemek gerekirse çevre, insanı yenileyen, huzur veren, derin bir haz sunan ortamdır. Peki, hâl böyle iken, Esenboğa havalimanı mekânından bahsederken, nasıl olur da çevresinde olan Kuzey Girişi’nden bahsetmeyiz?

Kuzey Ankara Girişi Kentsel Dönüşüm projesi, hükümetin temel kurumlarının ev sahipliğini yaptığı bir iktidar projesidir. Bir diğer haliyle, çok katlı bloklardan oluşan bir sitenin, fiziki bir çevrenin yarattığı büyük hasarlı, sosyo-kültürel bir dönüşüm, daha doğru kullanımıyla bir dönüştürme projesidir. Köy göçmeni olan, bahçe ve dış mekân ile düzayak ilişki kurmanın büyük mutluluğunu ve ihtiyacını duyan, bu gereksinimlerini yerleştiği gecekondu mekânlarında karşılamaya çalışan samimi ve dayanışmacı komşuluk ilişkisine sahip gecekondu sakinleri, bir anda kendilerini yerden oldukça kopuk ve yukarda, ucuz yaşamın tüm bileşenleri silinmiş bir halde aidiyet sorunu yaşarken bulmuşlardır. Yan yana hiçbir mimari kaygı ve mimari kalite içermeden çevre estetiği çizgisinden oldukça uzakta bir tavır sergileyen bu beton yığını, gündüz güzelliğine gece eklemesi yaparak, gün döndükten sonra envai çeşitte neon led renklerle havalimanına ulaşma isteği sağlarlar.

Bulunduğu talihsiz çevreye ve konuma oranla Esenboğa havalimanı, bilinmeyen ve fena olamayan duyguları açığa çıkaran bir mimari havaya, atmosfere sahiptir. Gün ışığının alabildiğine içeri dolduğu, yüzeylerin yüzey olarak kimlik bulduğu ve doğadan gelen, insanın yüzyıllardır oldukça iyi bildiği suyu hem yüzey hem de organik bir hatırlatma olarak kullanan ulaşım mekânı, aynı zamanda kurgulanan mimari programıyla kullanıcısına, oldukça ferah hissettiren bir algı yaratıyor. Nizamiyesinin içinde insanı karşılamaya başlayan yakın çevre düzenlemesi hatta bu düzenlemede kullanılan yeşilin tonu, uzak çevresinden gelen edinilmiş felaket tecrübesini toprağın altına kısa bir süreliğine gömebiliyor. Yapının içinde kullanılan açık tonlar, modern algıyı karşılayan malzeme seçimi ve malzemelerin bir araya geliş şekli, bir başkent olarak düşünüldüğünde, politika ve ekonomi otoriteleri için görücüye çıkartılmış bir mekânı andırıyor. Sosyal ve fiziksel hareketliliğinin zirveye ulaştığı bu ulaşım mekânında, hareket ve yönlendirme gereksinimlerinin bir kurgu olarak dolaşım iskeletinde kaybolması ve bu kayboluş içinde insanın mekân ile yaşadığı kuvvetli ilişkinin yeni bir varoluşa göz kırpması, Ankara’da bulunan ve mimari kaliteden bahsedilmesi oldukça güç olan ulaşım mekânlarının örnek alması gereken bir tavra sahiptir.

 

0