Sorumlu Tasarım-Doğa

Mimarlık, koca bir sosyal bütünlüğün ve sürekli işleyen bütüncül mekanizmanın ufak bir parçasıdır. Toplum içinde yaşamak ve hayatta kalmak zorunda olan insanlık, hayattan, toplumdan ve kültürden anladığını mimarlık aracıyla tabiata bırakır. Bu bir çeşit karşılık verme olarak da yorumlanabilir. Bu nedenle, tümüyle sosyal olmak zorunda olan insan, kendi gibi olana, çevresine, öteki mimarlığa ve tabiatın her haline karşı sorumludur.

İnsanlığın kendi çabasıyla ortaya çıkarttığı “çevre krizi” ile başa çıkmak zorunda olduğu bu dönemde, çevre ve devimsellerine karşı bir ilgi uyanmıştır. Heidegger söylemiyle yeryüzünde, dolayısıyla doğada bir varoluş biçimi olan mimarlık da çevresi ve tabiat ile farklı diyaloglar kurmaya başlamıştır. (Heidegger, 1927) Sanayi devriminden sonra öğrenilen yaşam tarzının ve insanlığın yeryüzü ile kurduğu dengenin etkilendiği düşünülürken mimarlık, Anthony Vidler’in deyimi ile ‘üçüncü tipoloji’ evresinde kendi çevresini oluşturmaya başlamıştır. Tarihsel süreç içinde her dönem kendi içinde farklılaşmış olmasına rağmen, birinci ve ikinci tipoloji evrelerine sırasıyla; önce mimarlığın doğayı taklit ettiği aydınlanma süreci, daha sonra mimarlığın tabiata hükmetmeye çalıştığı modern dönem ve arkasından Yirminci yüzyılla birlikte savaş sonrası sürece girilmiştir. Bu süreçte üretilen mimarlığın, kendini devimsel dünya yüzeyinin üzerinde ‘ikinci yüzey’ olarak konumlandırmıştır. Öte yandan da doğal ve toplumsal dünyayı kuran akışlardan yapılar üretmesi gerektiği düşünülmüştür. Böylece mimarlığın doğada çözüneceğinden ve kendi sıfır noktasına geri döneceğinden söz edilmiştir. Doğa ile mimarlığın kurduğu ilişkinin arka planını oluşturan hareketlenmeler 1950 yılı itibariyle yükselişe geçen çevrebilim bilinci ile değişime uğramıştır. Daha önceleri tabiatı sonsuz bir doğal kaynak olarak kabul eden tüketme fikri sürekliliğini yitirmiştir. Bu nedenle savaş sonrası döneme girildiğinde gelişen teknolojik hareketler ile insan kendini doğada ve çevreyle ilgili sistemlerde oluşan sorunlardan sorumlu tutmaya başlamıştır. İnsan en nihayetinde tabiatın gücünü anlamış ve onunla yarışmaktan vazgeçmiştir. Dipesh Chakrabarty konuyla ilgili olarak: “Mesele insanın doğayla karşılıklı bir ilişki kurması meselesinden ibaret değildir. İnsanlar doğayla hep etkileşim içinde olmuştur zaten… Şimdiyse insanlar, kelimenin jeolojik anlamında doğanın bir gücü olduğu kabul ediyor.” demiştir. (Chakrabarty, 2007)

İnsanın, çevresinde yarattığı tahribatın sebebinin kendisi olmasını fark etmesi üzerine, mimarlık çevreleri tabiat ile farklı etkileşimler içine girmeye başlamıştır. Üretilen mimarlığın kendi doğasının bir yasası olarak, tabiat ile doğrudan ve doğal bir ilişiği olduğu anlaşılmış; mimarlığın bu nedenle özünden ve doğanın dinamikleriyle birlikte üretilmesi gerektiği öne sürülmüştür. Böylece sürdürülebilirlik kavramı mimarlığa hızlıca nüfuz etmiştir.

Sürdürülebilirlik denildiğinde akla ilk çevrenin ve tabiatın korunması gelir. Bu yaklaşım oldukça doğru olmakla birlikte biraz eksiktir. Sürdürülebilirliğin en önemli noktası doğal çevrenin korunmasıdır fakat yalnız bununla sınırlı bir kavram değildir. Çevreyi koruma fikrinde doğa merkeze alınırken, sürdürülebilirlik söz konusu olduğunda işin içine sosyal ve ekonomik çizgiler de girer. Yani sürdürülebilirlik temelinde, doğal kaynakların gelecek kuşaklara iletimini, günümüz insanının ihtiyaçlarını gözeterek aktarmayı amaç edinir. Prof. Scott D. Campbell (Michigan Üniversitesi, Şehir ve Bölge Planlama Bölümü), bir sistemin kendini devam ettirmek için uzun vadeli yeniden üretimi sürdürülebilirlik olarak tanımlar. Yaşadığımız çevrenin döngüsel bir sistem olduğunu göz ardı etmeden sürdürülebilirlik tanımı birçok açıdan yorumlanmalıdır. Çevrebilim açısından incelendiğinde kaynaklara yönelen bu kavram, mimari açıdan ele alındığında, mimarinin politik bir araç olması nedeniyle, ekonomik perspektife ve sermayeye gönderme yapar. Aydınlatma, ısıtma, temizlik, hava dolaşımı gibi teknik konuların ele alınmasının yanı sıra, doğadan gelen materyallerin tercihi ile birleşen mimarlık, her an gelmiş olduğu sıfır noktasına yani doğaya dönmeye hazırdır. Sıfır noktasına geri dönenle başlatılan yeni mimari, sürdürülebilirlik döngüsünde eriyerek yerini bir sonrakine bırakır. Bu döngü doğaya karşı sorumlu olan her mimarinin takınması gereken bir tavırdır. Her mimari her an sıfır noktasına, geldiği yere, doğaya dönebilmelidir.

 

*Bu yazının ön çalışması, TED Üniversitesi’nde Berkay Orhaner tarafından verilen CIT340 dersinde tartışılan, Ulrich Grober’in “a conceptual history of sustainable development” makalesi temel alınarak yazarın kendisi tarafından yapılmıştır.

YAZI Özgü Özcan/TEDÜ
ozgu.ozcan@tedu.edu.tr

GÖRSEL Elif Ezgi Öztürk /TEDÜ
eezgi.ozturk@tedu.edu.tr

KAYNAKÇA

Crowell, S. Galt, 2001, Husserl, Heidegger, and the Space of Meaning: Paths Toward Transcendental Phenomenology, Evanston: Northwestern University Press.

Crowell, S. Galt. and Malpas, J. (eds.), 2007, Transcendental Heidegger, Stanford: Stanford University Press.

Chakrabarty, D. (2007). Provincializing Europe. New Jersey: Princeton University Press

Murray, M. (ed.), 1978, Heidegger and Modern Philosophy: Critical Essays, New Haven, Connecticut: Yale University Press.

Neske, G. and Kettering, E., 1990, Martin Heidegger and National Socialism: Questions and Answers, translated by Lisa Harries, New York: Paragon House.

0