ŞEHİRLERİN BİZİM İÇİN FARKLI DUYGULAR UYANDIRMASININ TEMEL NEDENİ

Farklı hikayelerle bezeli insanlık tarihine ne ev sahipliği yaptı? Bugün bir yolculuğa çıkacağız. Evden çok uzaklara bir yolculuk. Kentlerin hikayelerine;

Konstantinapol. Hikayemiz burada başlıyor. Eski bir dost. Bu şehir sizin aklınızda ne canlandırıyor? Ne hissettiriyor? Ya da ‘‘Ne Konstantinapol’ü ya? İstanbul orası.’’ Adı her ne ise bu güzel şehrin. Hissedin şimdi. Bu şehrin bir ideası var. Bir var olma sebebi.

İstanbul yüzlerce medeniyete ev sahipliği yaptı. Bugün ne zaman bir İstanbul manzarası görsek aklımıza hep tarih gelir. Bu çok normaldir. Zira her şehrin bir tarihi vardır. Lakin İstanbul daha farklı bir şehir. Yıllar onu farklı bir kimliğe bürünmeye itmiş. Daha farklı bir amaca hizmet etmeye mecbur bırakmış. Bu şehir çok güzel. Sır ve gizem dolu. Bunlar her şehirde olmayan nadir güçler. Zira bu güçlere sahip olmak isteyen her kimse İstanbul’u almak zorundaydı. Hala da böyle. Zamanında Bizanslılar bunu yaptı. Daha sonra Fatih bu gizemli şehri aldı. Kısacası İstanbul her zaman fethedilmek üzere var olacak bir şehir olarak kaldı. Güzellik anahtar kelime, yalnızca İstanbul için.

Şehirler de hisseder. Hem de hepsi farklı şekilde. Onlar duyulmayanı duyar, görülmeyeni görür.

‘‘Niçin yüreğinde korku besliyorsun? Niçin cesaretten, güvenden yoksunsun?’’ demiş Dante. Öyle ki onun için aşk her zaman korkulacak bir şey olmuş. Ama burda sormamız gereken bir soru, almamız gereken bir cevap var. Daha derinlere dalmalıyız. Onun dünyasını tanımamız gerek. Bunu onun şehrine sormalıyız.

Floransa. Uzaktan bize göz kırpıyor. O kadar saf ve o kadar masum ki. Yeryüzünün parlak tacı. Sanki hiç büyümemiş gibi. Âşıklar şehri. Burası uzaktan güzel ama yakından tanınmaz halde. Floransa’nın en dehşete düşürücü özelliği âşıkların aslında birbirine hiç kavuşamaması. Savaş zamanında ayrı düşen ve tekrar hiç görüşemeyen binlerce genç âşık. Floransa’nın ideası özlem ve aşk. Bu şehir ancak ve ancak aşk sayesinde ayakta durabiliyor. Özlem duygusundan besleniyor. Dante hiçbir zaman sevdiğine kavuşamamış binlerce ruhtan bir tanesi. Bunu dile getirebilen de tek kişi. Lanetlediği şehir ve aşkı sonsuza dek onunla kalacak.

Ölümle lanetlenenler, ölümü lanetlerler.

Bir de yaşama küsmüş şehirler vardır. Hayat içermedikleri gibi ahenkten de uzaktırlar. Onca yaşanmışlıktan sonra tek istedikleri şey sessizliktir. Tıpkı yıllar önce yaşanan o vahim olaydan sonra sessizliğe gömülen Çernobil gibi.

Şimdi Çernobil’i dinleyin. Uzak, yalnız ve aykırı. Daha birçok kelime aklımızda uyanıyor. Fakat burada daha ilginç bir şey var. İstenmeyen bir şey. Gecenin sessizliğini bir çığlık deliyor. Burada radyasyon ölümcül derecede. Şehir artık harap olmaktan daha kötü bir halde. Burada birazcık dursak ezilir, deforme olur ve yitip gideriz. Uzaktan izlemek en iyisi. Burada olan biten her şey bize geri dönmemizi söylüyor. Sanki kötü ruhlu bir canavar bizi karşılıyor. Karşılaşmak istemediğimiz tek şey. Ölüm. Çernobil hayatta olmasına rağmen ölü bir şehir. Burada gerçek anlamda hayat yok. Zaman ve mekân da yok. Yaşanmış anılar gitti. Ama nereye, kimse bilmiyor. Belki de bu şehir uzun bir zaman bu şekilde kalacak. Bu Çernobil’in laneti. Bu, onun sınavı.

Burası uçsuz bucaksız.

 

Şimdi ise çok güçlü bir şehri yâd etmenin vakti. Yıllara meydan okuyan bir şehir. Sabah yıldızı, akşam yıldızı. Bizi kendisine verilmiş birden fazla isimle çağırıyor. Ursalim, Hierosolyma, Mescid-i Aksa ve Yerushalim. Bilinen adıyla Kudüs.

Bu şehrin İstanbul’la bir ortak noktası var. Yıllar boyu süren savaşlar ve fethetme arzusu ile yanıp tutuşan binlerce uygarlık. Kudüs aslında çok güçlü bir şehir. O kadar güçlü ki yüzüne örttüğü maskenin altındaki binlerce yıllık kavgayı, bunca acıyı, arzuyu ve ölümü gizliyor. Lakin Kudüs bile bir gün bütün bu olan bitenin ağırlığı altında ezilecek. O güne kadar çatısının altında yaşamamıza izin veriyor. Karanlıkta parlayan bir tanrıça. Ama hala Kudüs’ü bu kadar özel yapan şeye değinmedik. Kudüs’ün bu kadar olaya ev sahipliği yapmasının bir nedeni var. O gelmiş geçmiş en misafirperver şehir. O Tanrı’nın ikinci evi. Öyle ki bütün dinler bu yeryüzü kubbesinde kendine bir sığınak bulmuş. Her kültür buradan bir parça taşıyor.

Büyük resmi görür gibiyiz. Bu şehir kutsal olmak için yaratılmış. Ve bu misyonunu tamamlamak üzere hala ayakta. Sakin ama kararlı. Üzgün ama hayatta.

Çok şey öğrendik. Mümkün olduğuna inanmadığımız şeyler gördük. Bir zamanlar zihnimizde var olan hayaller, şimdi gerçekler olarak karşımızda duruyor. İnsanın şehirlerle olan bu güçlü bağını öğrenmemize çok az kaldı.

Uzaklardan bir ses işitiyoruz. Bu ses çok tanıdık. Bu ses Nil nehrinin insanlığa bir armağanı. Medeniyetin ilk adımları. Evden yaklaşık 5000 yıl uzaklıkta. Mısır.

Kahire gerdanında taşıdığı üç yıldızla bizi selamlıyor. Mısır piramitleri bütün ihtişamıyla gözler önünde. Onları hala tam olarak anlayamıyoruz. Eski kral ve kraliçelerine ev sahipliği yapıyorlar. Birbirinin elini sıkı sıkı tutmuş üç kız kardeş Nil’e hayat veriyor. İnsanın varlığını sorguladığı nadir yerlerden birisi. Burada durup şöyle bir geriye baksanız, insanlığın bütün tarihini görebilirsiniz. Bugüne kadar dünya üzerinde bu şehre ve yapılarına kafa yormayan medeniyet yoktur. Öyle ki hala pi’yi nasıl bulduklarını, bir yılı 365 gün, bir ayı ise 30 gün olarak hesapladıklarını kimse çözebilmiş değil.

 

Anlamaya başlıyoruz. İnsanın neden her şehirde farklı hissettiğini görmemiz an meselesi. Ama bu sırrı hiçbir yerde bulamayız. Şu ana kadar gördüğümüz her şey bize bu sırra ulaşmak için verilen bir ipucuydu. Fakat cevap içimizde yatıyor. Biz, sen ve ben. Bu soruyu kendimize sormamız gerek. İşte öz benliğimiz bize ihtiyacımız olan son ipucunu ve anahtar kelimeyi veriyor. Yaşanmışlık.

 

‘‘İşte o nokta burası; evimiz… O nokta biziz. Sevdiğiniz herkes, tüm tanıdıklarınız, adını duyduklarınız, gelmiş geçmiş tüm insanlar hayatlarını o noktanın üzerinde geçirdiler. Türümüzün tarihindeki tüm sevinçlerimiz ve acılarımız, kendinden emin bin çeşit inancımız, ideolojimiz ve ekonomik öğretimiz; her avcı ve her yağmacı, her kahraman ve her korkak, uygarlığımızın mimarları ve tahripçileri, her kral ve her köylü, birbirine aşık olan her genç çift, her anne ve her baba, umutları olan her çocuk, her mucit ve her kâşif, ahlak değerlerini öğreten her öğretmen, yozlaşmış her politikacı, her bir “yıldız”, her bir “yüce önder”, her aziz ve her günahkar, işte orada yaşadı; bir güneş ışınında asılı duran o toz zerreciğinde. Dünya, dev bir evrensel arenada yer alan çok küçük bir sahnedir. Bütün o komutan ve imparatorların akıttıkları kan göllerini düşünün… Şan ve şöhret içerisinde, bu noktanın küçük bir parçasında kısa bir süre için efendi olabildiler. Bu noktanın bir köşesinde yaşayanların, başka bir köşesinde yaşayan ve kendilerinden zar zor ayırt edilebilen diğerleri üzerinde uyguladıkları zulmü düşünün… Anlaşmazlıkları ne kadar sık, birbirlerini öldürmeye ne kadar istekliler, nefretleri ne kadar yoğun! Bu soluk ışık noktası, bütün o kasılmalarımıza, kendi kendimize atfettiğimiz öneme ve evrende öncelikli bir konuma sahip olduğumuz yolundaki yanlış inancımıza meydan okuyor. İçinde yaşadığımız bilinmezlik ve bütün bu enginliğin içerisinde, başka bir yerden bir yardımın gelip bizi bizden kurtaracağına dair hiçbir ipucu yok.’’

 

 

Referanslar

Carl Sagan – Mavi Soluk Nokta / 1994

 

YAZI Arca Çavuşoğlu/TEDÜ
arca.cavusoglu@tedu.edu.tr

GÖRSEL Elif Ezgi Öztürk /TEDÜ
eezgi.ozturk@tedu.edu.tr

0