RENKLERİN ASIRLARDIR MİMARİYE VERMEYE ÇALIŞTIĞI MESAJ

Mimariyi anlamanın temellerinden biri olduğunu düşündüğüm renkleri doğru bir süzgeçten geçirmeden ve akla mantığa oturtmadan bu alanda ilerlenemeyeceğini düşünüyorum. Bu yazıda, şahsi prensiplerimden ve mimarlığın köşe taşlarından biri olan renkleri inceleyeceğiz. Bunu biraz farklı yapacağız tabi.

İstenilen atmosferi yaratmada, kavramları vurgulamada, kimlik oluşturmada, yerel ve dönemsel göndermelerde renklerin taşıdıkları anlamlardan ve çağrıştırdıklarından yararlanmak, rengin simgesel bir yaklaşımla uygulanmasıdır. Renkten biçimsel anlamda yararlanmanın özünde ise görsel algıya ilişkin olgular vardır.

Bir mekân yaratılırken insana nasıl bir deneyim yaşatmak istediğine karar verilir ve buna göre hareket edilir. Peki ya renkler neden var? Ne diye renklendiriyoruz? Sert beton grisi neyimize yetmiyor? Hemen verelim cevabı. Doğamıza aykırı.

Mimari insan bazlı bir daldır ve bu yüzden yapılan her icraat insana uygun olup olmadığına göre değerlendirilir. Bir mekânın kendini anlatış biçimidir renkler. Bir mekânı kişiyle konuşur hale getirmenin, içselleştirilmiş ifadeleri dışa vurmanın ve iletişime geçmenin bir yoludur. Herhangi bir üç boyutlu oluşuma olan bağımız, eve ev, okula okul, parka park dememizin gerçek sebebi budur. Mekânla olan ilişkisini kavradık. Şimdi birlikte renklerin dünyamızdaki iz düşümlerine bakmanın vakti. Araştırmalıyız. Renkler nasıllar? 150 milyon km ötedeki bir ışık kaynağından gelen somut bir dalga boyu beni nasıl olur da etkiler? Onunla nasıl bağ kurabiliyoruz?  Bu çok çılgınca. Bu bilinmeli. Bu bir sırsa onu bulmalıyız.

 

‘‘Burada bir şüphe, bir tereddüt etrafımızı kapladı. Bilmediğimiz bir dünyaya adım atmak üzereyiz. Kaybolmuş hissediyoruz. Aydınlığa gitmemiz gerekiyor. Rotamız belli değil. Burası karanlık. Hem de çok.’’

 

Doğasını anlamakta çok zorlandığımız bir bulanıklık hayatımızda çok büyük bir yer edinmiş durumda. Onun en büyük özelliği onu görebiliyor olmamızken, onu yaşadığımızda hiçbir şeyi göremememiz. Siyah o kadar tuhaf ki. Yabancı gibi ama onu sürekli kullanıyoruz. Her yerde o var. Tıpkı zamanın başlangıcında olduğu gibi. Siyah yoğun bir enerjiye sahip olduğu için tek renk olarak kullanıldığında aşırılıkları dengeler, çünkü doğası bunu gerektirir. Aşırıdan uzak, sade ve dahası. Bu siyahın da istediği bir şeydir. Ağırlığını kabul etmemiz, onun ilk kuralı. Tamam, ama kim demiş ki ağır olan ölüdür diye? Canlı olamaz mı? İnanmak istiyorum. ‘‘Siyah benim için uzay demek. Evrenin rengi. Tüm gezegenler ve yıldızlar onun içinde var oluyor. Merakın rengi. Çünkü içerisinden her şey çıkabilir! Bütün renkler ve sesler siyahtan gelip siyaha gider, var olur ve kaybolurlar.’’

 

‘‘İlerledikçe realite algımızı kaybediyoruz. Bu her neyse, bizi bu dünyadan alıkoymaya çalışıyor. Bunu hissedebiliyoruz. Buna karşı direnmek aptalca. Aradığımızı bulmanın tek yolu bu. İlerlemek tek seçeneğimiz.’’

 

Soğuyor etrafımız. Bunu hissediyoruz. Karanlık yerini bir okyanus rengine bırakıyor. Derin mavilikler etrafımızı kaplıyor. Bu tanıdık bir yüz. Kafamızı kaldırdığımızda orda. Uzaklarda. Engin ve yüce. Ama güven aşılıyor. Sanki bu enginliğe kendimizi bıraksak her şey düzelecek ve bütün stresimiz kaybolacak ve dahası… Peki, neden böyle? Mavinin bu özelliği onun çok özel bir yerde olmasını sağlıyor. Şu ana kadar hiç böyle bir şey hissetmedik. Ama mavi katı. Kendi kırmızı çizgileri var. Esnek değil. Güven hissinin temelinde dürüstlük yatar. Mavi dürüst. Çünkü kesin. Bu sadece maviye mi özgü bilmiyoruz ama bu güzel bir şey çünkü bu taşlı yolda mavi; tutunacak bir dal, bu derin okyanusta kullanılacak bir sal. Ama bizi uyarıyor.  Ne için uyarılıyoruz? Nedir kör kaldığımız? Bunu bilmiyoruz. Ama aydınlığa ulaşan bu yolda öğreneceğimize eminiz.

 

‘‘Kafamız karışıyor. Bunun rahat geçeceğini sanıyorduk. Bazı duraklar bizi hoş karşılamaya yelteniyor gibi ama bazıları tamamıyla yabancı. Bu galiba çok normal. Herkes çok korumacı ve izole. Biz ise barış için geldik.’’

 

Bir rüzgâr esiyor. Eskiden, çok eskiden. Anımsıyoruz bu hissi. ‘‘Bir blues edası ve ekin tarlası ortası. Üzerimden geçen bir kuş ve eski bir Charger kasası. Terk edilmiş bir ev ve yirmi ikisinde bir kız saçı. Ağzımda sigara ve elimdeki çizgilerin bir kaçı.’’ Şu çağrışımlara bakın. Bana bunu ne yaptırıyor?  Bu ne demek biliyor musunuz? Bu sarı. Benimle konuşuyor. Tarzı çok ilginç tabi. Ama bu tarz kafamı karıştırıyor. Buna siyahın doğasında da şahitlik ettik. Bize yalan söyler gibi. Tek bir yönü yok sarının da. Güven hissetmiyorum. Ama bu kadar güzel bir şey nasıl kötüye dönüşür? Bu buzdağının görünmeyen kısmı. Genel tercihlerden uzak ve akıl hastanelerinde kullanılan, mekânı kötüleyen bir karakter. Sarı hani yabancı değildi? Hani bilirdik eskiden beri? Şaşırıyoruz çünkü onu tanımıyoruz. Tanıdığımızı sanmıştık ama doğasına yabancıymışız. Bunun için uyarılmıştık. Tamam da nasıl?

 

‘‘Bu korkunç bir şey. Onlar hayattalar. Bizim gibi hisleri var ve irtibata geçen şeylerle iletişim kuruyorlar. Bazıları kötü huylu. Ama bu onları tanımamıza yardım ediyor. Sonraki adımı atmalı mıyız bilmiyoruz. Bu endişe verici.’’

İki kırmızı göz açılıyor önümüzde. Yanıyorlar. Çok yakınız. Yüz yüzeyiz. Bu korku. Bunu daha önce de hissettik. Hem de bütün duraklarda. Siyah bilinmezliğiyle verdi, mavi enginliğiyle. Sarı bizi kandırarak yaptı ve şimdi de burada… Ya biz kendimizde değiliz ya da şu ana kadar hiç görülmemiş bir olaya şahitlik ediyoruz. ‘‘Tekrar o rüzgâr, gökyüzü ve yaşanmışlıklar. Dans eden gelincikler, ay ve yıldızlar. Küçük ölümün meleği izlerken bizi, güneş yükselir karanlığı selamlar.’’ Bu inanılmaz. Anlayamadığımız bir şekilde bu derin girdabın tam merkezinde buluyoruz kendimizi. Nerden çıktı bu fırtına? Ve bu sesler… Bu aşk. Bu kırmızı. Tam önümüzde. Bize bakıyor. Ruhumuzu izliyor. Burası sonsuz. Öyle ki ondan gözümüzü alamıyoruz. Lakin bu ilk karşılaşmamız değil. Biz ise bunu şimdi anlıyoruz. Bize kendisini korku olarak tanıttı. Sonra ise değişti. Ya da bizim algımızı değiştirdi. Bu, bütün renklerde olan bir olgu. Onların yaratılışındaki eşsiz kurala bakın. Birden çok karakter, birden çok his.

 

‘‘Çok dağılmış hissediyoruz. Bizi buraya ne sürükledi? Nasıl geldik buraya? Ya da gelebildik mi bir yere? Ulaşabildik mi aydınlığa? Sersemledik, saptık ve yorulduk. Uzakta gün ağarıyor… Oraya gitmemiz lazım. Belki orada bir şey vardır.’’

 

Her şey karanlıktı. Sonra rüyalarımız değişti. Her biri bir öncekinden daha etkileyici, daha ağır… Ama şimdi, her şey aydınlık. Kaybolmuş hissetmiyoruz. Korku yok. Bu aydınlık o kadar geniş ki, o kadar yüce. Burası beyaz ve bunu biliyoruz ama birden gözümüzün kamaşmasını bir solukluk kesiyor. Bu mavi. Onun burada ne işi var? Burada kendine nasıl yuva bulmuş? Şunlara bak. Mavinin arkasından sürüklediklerine bak. Ara tonlar ve… Ara renkler? Bu bir kanıt, bunu anlamıştık. Yukarı kaldırdık kafamızı… Ve işte o an. Gökyüzünün beyaz olacağını var saymıştık ama bu… Şu ana kadar bilinen bütün renkler gökyüzünde birbirleriyle kıyasıya bir ölüm dansına çoktan başlamışlardı. Önceden bize kendini tanıtan tanıtmayan, her şey burada, herkes burada. Biri hariç. Seçmek zor ama görebiliyoruz. Baştaki bulanıklık yok. Siyah yok. Geçmişteki günahlarından arınamamış tek renk. Enginliğe karşı bir hareket. Bir başkaldırış, bir isyan.  Lakin beyazı tanıyoruz. O himayesine almak istiyor. Siyah ise buna hayır diyecek kadar cesaretli. Korkusuz. Bu harekete hayran kalmamak elde değil. Tek başına yürüyen bir hayalet, siyah. İlerliyoruz ama devam ettikçe beyaz bizi içine çekiyor. Çektikçe daha çok renk görüyoruz. Gördükçe daha çok etkileniyoruz. O kadar büyüleyici ki. ‘‘Nerde bir renk var bilin ki ben ordayım. Ortalıkta ya da en ücra köşelerde. Engin maviliklerde, bir papatya dalında ve kızgın volkanlarda. Örgütlenmiş bir fikirde yahut çok radikal bir kararda.  Eski bir kilisede, aşkta ve nefrette. Yaşamda, ölümde. Aklının hayal bile edemediği yerlerde, en bilinmedik şekillerde.’’

 

‘‘Bilincimizi kaybettik. Anlam çıkarmamız gereken çok şey var. Korktuk, güvendik, endişelendik ve âşık olduk.  Renklere, doğasına ve anlamlarına. Bilinmezden bilinmeze bir yolculuk bu. Burası son ama aynı zamanda bir başlangıç.’’

 

Risk alırız ve bilinmezi keşfederiz. Olguları takip edip kendi doğamızı ortaya çıkarırız. Bir renge karakterini biz yükleriz. Çıkardığımız anlamlar farklıdır ve bu herkes için değişir. Anladığımız şey renklerin, kendilerinden çıkan anlamlara saygı duyulmasını istemesi. Bu bir rengin hegemonyasında da olabilir, yahut bir renk cümbüşünde de. Yanlışlar yok, doğrular yok. Birbirine uyan belirli fikirler var. Ötesine adım atmak senin elinde. İnsan merak etti ve yaşadı. Renklerin hayatta kalmasının tek yolu bu.  Bizim merakımız. Onlar bize bağlı, biz de onlara.

 

KAYNAKÇA

 

Vogue / Siyah bir yaşam stili

Turkpdr.com – Mimari Tasarımda Renk Psikolojisi

www.artdecor.com / Rengin peşindeki mimarlık

 

YAZI E. Arca Çavuşoğlu/TEDÜ
earca.cavusoglu@tedu.edu.tr

GÖRSEL  Hülya Saçın /TEDÜ
hulya.sacin@tedu.edu.tr

 

1