Otobüs Camlarından Ankara’yı Görebilmek

“Kolej’deki okulumdan henüz çıkabildim, saat 17:53.

Turnikelerden geçtikten sonra demirli kapımızın önünde bir süre duraksıyorum. Sola dönersem eğer, yerin altına ineceğim ve başka bir turnikeden geçip ulaştığım platformda iki dakika metro bekleyeceğim. Ankara’nın neredeyse bir diğer ucundan yerin üstüne çıkana dek ya insanların ayakkabılarını inceleyecek ya da yolcuların büyük bir kısmının yaptığı gibi telefonuma gömüleceğim. Tekrar tekrar galerimdeki fotoğraflara bakacağım. Lakin sağa dönersem Ziya Gökalp Caddesi’nden Kızılay Meydanı istikametine yürüyeceğim. “Kafalarınızı kaldırıp da bakın!” derler bizlere, “Her şey yer seviyesinde değildir”. Şehrin sokaklarında yürürken kafanı kaldırırsan yapılı çevrenin başka bir katmanını keşfedersin. Ve ben kafamı kaldırıp yürüyeceğim şehir-üstü şehri görebilmek adına.

Canım isterse Selanik’e gireceğim ve Yüksel ile Karanfil’e bağlanacağım. Atatürk Bulvarı’na çıkıp sıra sıra otobüs duraklarından beni evime götürecek olan otobüsün durağına yöneleceğim. Ellerim üşümüş, burnum kızarmış yolları gözlediğim sırada burnuma süt mısır kokuları, kulağıma sokak sanatçılarının roman ezgileri gelecek. Otobüs durağa yaklaşıp kapılarını açtığında itiş kakış bineceğim otobüse. Sorun değil. Bu saatlerde koltukların hepsi dolu olur. Ayakta kalacağım tıpkı benden sonra binen kalabalığın da ayakta kalacağı gibi. Boydan boya camları hep sevmişimdir. Orta kapıya ulaşınca daha fazla ilerlemeyi bırakıp bulduğum bir demire yapışacağım cam kapıların önünde. Otomatik kapılar dışarı açılıyorsa bir basamak daha aşağıya ineceğim. Güzel, her yeri görebiliyorum. Her yeri görebilmeyi seviyorum. Yer üstünde bu kutunun içinde seyir halindeyken gözüm dışarıda olacak. Yıllardır yolcusu olduğum bu rotada yine bakabilecek ve yine görebileceğim. Ankara’nın ana arterlerinden birinde, kalabalık ve bunaltıcı bir otobüsün içinde bugün de gri şehrin renklerini seçebileceğim.


Yenişehir’in Ulus’a dokunduğu, Ulus’un Yenişehir olarak dönüştüğü aksta kendimce kendi şehrimi kendime okumaya çalışacağım. Türkiye’nin ilk gökdeleni olduğu söylenen Emek İşhanı önünden geçerken, yolun karşı tarafındaki Güvenpark’ın kalabalığına gözlerimi daldırmadan edemeyeceğim. Yeni şehrin kalbine adını veren ve meydanda kurduğu mütevazı hakimiyeti ile çoklarınca bahsedilen eski Kızılay Genel Merkez Binası’nın yerinde duran, oldukça büyük ölçekteki kütlesi ve boşluğuyla Kızılay Alışveriş Merkezi’ni süzeceğim bir süre. Alternatifleri ne olabilirdi diye düşüneceğim. Birbirine yapışık pek çok binayı geçmiş olacağım aklımda olası projeleri evirip çevirirken. Ardından, yabancı bir gözün bile çevre yapılardan farklılaştığını kolayca farkedebileceği, yabancı mimar Clemens Holzmesiter’ın 1929-1933 yılları arasında tamamlanan yapısı, Orduevi Binası’nı göreceğim. Görmeyi sevdiğim, görünce onu görmeme izin veren camların şeffaflığını sevdiğim bu yapının önünden geçerken kırmızı ışığa yakalanmak isteyeceğim. Hitit Güneş Kursu Anıtı ise diğer tarafta kayıyor olacak rengarenk irislerde. Arkasında ise, mimar Theodor Jost tarafından tasarlanan, 1927-1929 yılları arasında inşa edilen, kamu yapılarının simetrik görünümüne sahip ve dönemine göre Ankara’nın ilk modern görünümlü mimarlık ürünü kabul edilebilecek bir yapı gözlerimi dolduruyor olacak. Eski adıyla Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti Binası şimdiki Ankara Valiliği Binası.


Eğer Ankara’nın bu ana arteri üzerinde otobüs ile seyir halindeyken camlardan şehri izlemek oldukça akıcı bir film izlemek gibiyse, Sıhhıye Köprüsü altındaki durakta durmak, film arası vermek olacak. Abdi İpekçi Parkı da bu aranın habercisi… Eski şehirden yeni şehre uzanan bu ana omurgaya, yani Atatürk Bulvarı’na eklemlenen pek çok önemli yapıdan biri de Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi. Sıhhıye Köprüsü’nün altında soluklandıktan sonra görme fırsatı bulacağım ilk yapı,  mimarı Bruno Taut olan 1937-1939  yılları arasında inşa edilen bu eğitim yapısı olacak. Yerli bir mimar olmamasına rağmen Taut’un hem yerel hem modern özellikler taşıyan bu yapıyı Ankara’ya hediye etmesinden mutluluk duyacak, ön bahçesine bakan balkonundaki insanları izleyeceğim kısa bir süre. Kimi keyifle sigarasını içiyor, kimi yanındaki insanlarla sohbet ediyor, kimi de alüminyum folyoya özenle sarıp evinden getirdiği sandviçi ısırıyor olacak iştahla. Bu kare aklımda böyle donacak.


Arka tarafa döneceğim, Ankara Adalet Sarayı ile göz göze geleceğim. Oldukça heybetli kütlesi, cephelerinde ciddi ve keskin bir ritim oluşturacak miktarda tekrar eden açıklıklar, bulunduğu çevredeki baskınlığı ve ana giriş cephesinin önündeki alanda koşuşturup duran telaşlı kalabalık bu yapının gerçekten adaletin binası olma hissiyatını uyandıracak bende. Yolun diğer tarafına odaklanacağım tekrardan. Dönemin en popüler mimarlarından biri olan Ernst Arnold Egli’nin iki güzel yapısını peş peşe güncelleyeceğim belleğimde. Bunlardan ilki 1930 yılında inşa edilen İsmet Paşa Zübeyde Hanım Enstitüsü. Bulvar ile yarışırcasına paralel doğrultuda uzanan ana kütlesi ve şimdilerde somon renkli cephesi uzun soluklu bir görsel şölen yaşatacak. Bu eğitim yapısının peşinden 1934-1937 yılları arasında yapılan Türk Kuşu İdare binasını görmek evde gibi hissettirecek. Farkında olmadan aynı mimarın bir eğitim yapısı ile bir idare yapısının ne kadar da aynı dili konuşabileceğini hatırlayacağım. Kafamda iki sütunlu bir tablo oluşturup ilginç eşleşmeler, beklenmedik zıtlaşmalar keşfedeceğim. Egli imzalı yapılar silsilesinin bu ana arterdeki rolünü bugün de yadsıyamayacağım. Altından her geçişimde “Bu köprü, bir araç köprüsünden daha fazlası” dediğim Opera Köprüsü’nün ayakları bana yine kabiliyetli bir heykeltraşın soyut bir ürününü anımsatacak. 1933-1934 yıllarında arasında inşa edilen ve tasarımını mimar Şevki Balmumcu’nun yaptığı, daha sonra 1946 yılında Paul Bonatz tarafından opera binasına çevrilen Ankara Devlet Opera ve Balesi binasının eski halinin siyah beyaz fotoğrafları art arda sıralanacak kafamda, son halinin önünden geçerken.

Çiçeği burnunda bir cumhuriyetin başkentinin hızla serpilip olgunluğa erişmesine tanıklık eden bu rota, içinde bulunduğum otobüsü Yenişehir’den koparacak ve Erken Cumhuriyet Dönemi’nin göz bebeği Ulus’a getirecek. Bu geçisin farkına ise Gençlik Parkı ve tam karşısında eski İller Bankası binasının yerine inşa edilen ve konumlandırıldığı alanda gerek ölçek gerek peyzaj düzenlemesi ve serbest kamu alanları ile çevrede ciddi bir hakimiyet kuran Melike Hatun Camisi ile varacağım. Aks üzerinde anımsayabildiğim her değişim, “Keşke değişmeden önce yeterince bakabilseydim” cümlesini her seferinde daha da yüksek sesle söylettirecek bana. Eski fotoğraflara bakmak ile bir sonraki gün otobüs ile seyrederken tekrar görebilme fırsatı arasındaki uçurumun derinliğini tartacağım kendimce. Zaten çocukluğumdan beri hayran hayran incelediğim, mimarlıkla tanıştığımdan beri farkındalıklarını belleğimde sürekli güncellediğim, çoğu Holzmeister’lar, Mongeri’ler tarafından tasarlanan yapılar gözlerimde bir bir kayacak. Ulus Meydanı’na vardığımızda, çevresini Ulus İşhanı’nın çevrelediği Atatürk heykelinin atının ayaklarına bakacağım kaçı yere basıyor kaçı havada diye. Hepsinin yere bastığını bilmem kaçıncı kez hatırlayacağım görünce.  Eski Sümerbank binası, şimdiki Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi binasının çatı katında yer alan yarı açık terasın dairesel cephe açıklıklarına ve mantar başlıklı kolonlarına mümkün olduğunca uzun süre bakacak, günümüzde kapalı olduğunu bildiğim bu bölüme nasıl çıkabileceğimi düşüneceğim. Yenilerde İktisadi Bağımsızlık Müzesi’ne dönüştürülen ve içini çok merak ettiğim Türkiye İş Bankası binasının kapısındaki altın renkli tabelaya bakıp müzenin hangi günler hangi saatler açık olduğunu okumaya çalışacağım. Okuyacağım da. Ama sonra unutacağım.

Eğer okulumun kapısından her çıktığımda sağa dönersem, unuttuklarımın, göremediklerimin bir önemi kalmayacak. Her gün görebilmek, okuyabilmek, güncelleyebilmek ve içselleştirebilmek için yeni bir şansım olacak. Her gün Yenişehir’in, Ulus’un katmanlarında Ankara-üstü bir Ankara keşfedebileceğim. Yenişehir’den Ulus’a film izler gibi, kitap okur gibi keyifle deneyimleyeceğim yaşlı Ankara’nın omurgasını.

Öyle sanıyorum ki, görebilmeyi istediğim şey siyah duvarlar üzerine asılmış, vardığımız durakların isimlerinin yazılı olduğu kırmızı veya yeşil tabelalardan çok daha fazlası.

Saat 17:55. Sağa döndüm.”

YAZI Gökçenur Yazar / TEDÜ
gokcenur.yazar@tedu.edu.tr

GÖRSEL Cemre Gül Kaya / TEDÜ
cgul.kaya@tedu.edu.tr

0