MİMARLIĞIN EDEBİYATA İZDÜŞÜMÜ

YAZI Aysu Gürman
aysu.gurman@tedu.edu.tr

ILLÜSTRASYON Aylin Aşır
aylin.asir@tedu.edu.tr

“Yaşlı kadın arkasındaki yalıyı göstererek, “Ben burada doğdum, hayatım boyunca burada yaşadım,” diyordu. “Gidecek başka yerim yok benim.”
(Livaneli, 10)

Yıllar sonra doğup büyüdüğümüz evin karşısına geçip baktığımızda, o evde kendimize ait bir şeyler buluruz. Gidecek yerimizin olmadığı, dönüp dolaşıp kendimizi bulduğumuz yerdir orası. Hayatımız boyunca bizim için anlamlı mekânlar yaratmaya çalışır, bu mekânlara derin duygularla bağlanırız. Başımızı sokacak bir çatı oluşturmak için çalışıp çabalarız; bu dertle birçok insanın hayatına karışırız, birçok hikâye duyarız, yaşarız…

Edebiyat ve mimarlık ilişkisiyle ilgili ilk düşüncelerim, 2016 yılında TEDÜ Tasarım Günleri’nde düzenlenen Aslı Alp’in yürütücülüğünü yaptığı “Edebiyat ve Mimarlık” atölyesi ile oluştu. Verilen paragraflardan seçtiğimiz bir cümleyle ilgili olarak anahtar kelimeler ürettik, bu anahtar kelimeler ışığında artık malzemelerden maketler yaptık. Yapılan maketin bir mekân tanımlaması gerekmiyordu fakat seçilen cümlenin yarattığı hissi yansıtması gerekiyordu. Bir yazarın okuyucuda yaratmak istediği duygu ile mimarların kullanıcıya sunduğu deneyim arasında benzer noktalar olduğunu keşfettim.

Okuduğumuz yapıtlarda her karakterin bir hikâyesi oluyor; kişilik özellikleri, mesleği, sevdikleri, maddi durumu… Yazar, yarattığı karakterlerini, belirli bir yapılı çevrenin içinde anlatıyor. Bu yapılı çevre bazen bir şehir betimlemesi, bazen bir semt özdeşleşmesi, bazen bir konut tipi bütünleşmesi ya da yaşadığı odanın içindeki bir nesneyle izlekleşmesi olarak okuyucuya sunuluyor. Böylelikle edebiyatta, mimarlık alanın izdüşümü hissedilir hale geliyor. Mimari tasarım derslerinde, tasarıma başlamadan önce yapılar için oluşturduğumuz senaryoları hatırlıyorum; yapının fonksiyonuna bağlı olarak düşündüğümüz kullanıcı türleri ve mekânsal özellikler, bu kullanıcıların günlük rutinleri ile oluşturulan farklı dolaşım aksları, bu aks süresince sunulan sosyal deneyim ve ilişkiler… Görülmektedir ki, her iki alanda da karakter ve mekân kendine ait bilgiyi birbirine aktararak özdeşleşme sağlıyor.

Edebiyat ve mimarlık üzerine düşünürken, okumaya başladığım Livaneli’nin Leyla’nın Evi yapıtında da bahsettiğim ilişkilerin bağlantısını kurdum. Yapıtta, İstanbul Anadolu Yakası’ndaki sahil yolu üzerinde ailesinden kalan yalının bahçesindeki küçük evde (müştemilat) yaşayan Büyük Hanım’ın, yalının yeni sahiplerinin onu evinden atmasıyla başka hayatlara karışmasını anlatılmaktadır.Büyük Hanım’ın iki gün boyunca üzerinde oturarak beklediği bavul, aklıma Cermodern’de Mekân Atölye III: İçine Çekildiğim Dünya adlı sergideki Uğur Bişirici’nin Bavul adlı çalışmasını getiriyor. Çalışmada bavullar içleri demir ve çimento dolu bir şekilde sergileniyordu. Yeni hayatın, kararların temelini yansıtan demir ve çimentolar…

Bavul, içinde yaşadığın ve kendini ait hissettiğin evde; kendine aitleri içine koyarak evini sığdırdığın, yeni hayatına eşlik eden nesneden evin oluveriyor bir anda büyük Hanım karakteri betimlenirken ayrılmak zorunda kaldığı evin ve geçici süreliğine sığındığı Yusuf’un Cihangir’deki evinin mekânsal özellikleri, güçlendirici bir unsur olarak kullanılmıştır. Bir paşa torunu olan Büyük Hanım’ın evi, onun yetiştirilme şekline uygun deniz kenarındaki ahşap bir yalının yasemin kokulu bahçesindeki küçük ev. Yusuf’un eviyse Cihangir’de beş katlı ve eski bir apartman dairesi. Bu apartman ve daire anlatılırken girişinde ağzına kadar dolup taşmış çöp bidonlarından, loş ve pis merdivenlerden, rahatsız edici kokulardan bahsedilmiştir. Farklı hayatlara, figürlere ait farklı mekânlar dikkat çekmektedir.

Yapıtta eski yapıları günümüze taşıma üzerine mimarlık izdüşümü arandığında, Büyük Hanım’ın oturduğu yalıyı alan yeni sahiplerin yalıda yapmaya karar verdiği yenileme çalışmaları satır aralarında dikkat çekiyor. Yalıda, yalının yeni sahibinin tercihiyle Amerikan mimarlar ve ustalar tarafından yenileme çalışmaları yapılmaktadır. Bu satır arası çıkarılan detaylar eski-yeni değerine verilen yaklaşım üzerine düşündürtüyor. Kimlik değişimi sorunsalının, koruma ve onarma yerine günün modasına veya kullanıcının isteklerine yönelik yapılan değişiklikler ile ortaya çıkışını hatırlatıyor.
Sonuç olarak, mimarlık ve edebiyat alanları, barınma ihtiyacı, karakter-mekân özdeşlemesi ve yaşanılan yere bağlılık kavramlarıyla birbirinin içine saklanır, karışır.

 

0