Mekân Tabirinde Toplumsal Cinsiyet Kodları

Mekânsal düzgülerin gelişimi, beslenme, sığınma ve iletişim gibi temel ihtiyaçlardaki değişimler ile oluşan biçimler kadar, cinsiyete ve kodlanma şekline bağlı temsiller ile de ilişkilenmektedir. Bu ilişkiler, tasarım alanında çoğunlukla toplumsal cinsiyet rollerini değerlendiren sosyolojik ve antropolojik yordamla çözümlenmektedir. Birçok sosyal, politik, kültürel geçmişin devinimi halinde ortaya çıkan ve oldukça kapsamlı düşün gerektiren toplumsal cinsiyet kavramı ve mekânsal tabirde kodları, bu yazının da konusunu mimarlık kapsamında bulunduğu yer ve mekânın tabirinde oynadığı rol çerçevesinde şekillendirmiştir.

Toplumsal cinsiyet kavramı, “War Resisters’ International’s Nonviolence Programme”ın “Empowering Nonviolence” (Şiddetsizliği Güçlendirmek) adlı programında “kadın ve erkeklerin beklentilerini, değerlerini, imajlarını, davranışlarını, inanç sistemlerini ve rollerini tanımlayan fikirlerin sosyal yapılanması” olarak tanımlanmıştır. Toplumsal cinsiyet kavramı ve kodları özelinde sürdürülen tartışmada, cinsiyet kavramı üzerinden yola çıkılarak sadece kadın ve erkek arasındaki ilişki dengesini değiştirdiği düşünüldüğü için bu noktada cinsiyet ve toplumsal cinsiyet kavramının farkından bahsetmeyi uygun görüyorum. “Empowering Nonviolence” (Şiddetsizliği Güçlendirmek) adlı programın tanımına göre cinsiyet; kadın ve erkek arasındaki doğal, biyolojik farklılıkları işaret etmektedir. Bu farklılıkların birçoğu net ve sabitken, bazı biyolojik farklılıklar çeşitlilik gösterir. Toplumsal cinsiyet ise toplum tarafından verilen erkeklik ve kadınlık hakkında kültürel görüşler, inanç sistemleri, imajlar ve beklentilerle yapılanmıştır. Dolayısıyla, toplumsal cinsiyet kodlaması, her gruptaki güç ilişkilerini ağır biçimde etkiler; bu da birçok sosyal probleme neden olur. Sosyal bir boyuta taşınan her problem, insanı ve toplumu, dolayısıyla bu kavramlarla ilgilenen her disiplinin konusu haline gelir. Toplumsal cinsiyet kavramı ve kodlanışı ile etkileşimi çok yönlü ve çok boyutlu olan, temel unsuru mekân olan ve insan-mekân ilişkilerine dayanan mimarlık disiplini, bu konuyu daha çok mimarlığın cinsiyeti, mekânın cinsiyet üzerinden kodlanışı, kent ve cinsiyet üzerinden ele alır.

Mimarlık ve toplumsal cinsiyet kavramının etkileşimi teorik olarak mimarlık tarihi kadar sağlam temellere dayansa da pratikte yakın tarihin evvelinde mimarlık, erkek hegemonyasında devam eden bir yapı üretimi ve mimarlık tarihi yazımı disiplininden ibaretti. “Mimarlık Üzerine On Kitap”tan başlayıp günümüze kadar gelen süreçte mimarlıkta kadının safi rolü yazılı metinlerdi. Hâlbuki insanoğlunun barınma ve sığınma amaçlı ilk yerleşme çabalarında yapı ustaları olarak kadınlar kabul edilir (T. Dostoğlu, 2002). Ancak bu durum zaman içerisinde, toplumsal olayların sosyolojik baskılar yaratmasıyla değişerek erkek egemen bir yapıya bürünmüş, kadınlara kapalı mekânları bırakmak uygun görülmüştür. Michel Foucault’nun “heterotopia” kavramında bahsettiği tımarhanenin deliler, hapishanenin mahkûmlar, sarayın da hükümdarlar için olduğu savı, bir evin de kadınlar için olduğu ve dişiliği temsil ettiği düşüncesiyle eşleştirilmesi, bu görgüde bütünüyle oldukça uyumlu bir parçayı temsil eder (Kuban, 2010).

Cinsiyet,  insanlığın biyolojik olarak sahip olduğu en temel olguların başında gelir ve bu temel biyolojik farkı mimarlık disiplininden ayrı düşünmek pek mümkün değildir. Tüm dünyaya farklı pencerelerden bakması gerektiği öğretilen kadın ve erkeğin, sosyolojik baskıdan doğarak toplumsal bir kural haline gelen toplumsal rolleri gereği üstlendiği kimlikler, yaşam biçimleri, düşünme ve üretme yöntemleri sürecin getirdiği doğal sonuç olarak birbirinden farklıdır. Dolayısıyla toplumsal cinsiyet yaşamın tüm alanlarında olduğu gibi mimari anlayışta ve yaşantıda, toplumsal cinsiyetle biçimlenen kadınlık ve erkeklik rollerinin de mimariye ve mimari üretime yansımasında oldukça belirleyici rol oynar. Toplumun sosyolojik eğiliminin kalıplaştırdığı kadınlık ve erkeklik rollerinin mekânla kurduğu ilişki doğal akışında, kendiliğinden oluşan bir süreç değildir, aksine bu süreç bir dizi değişkenin doğurduğu bir sonuçtur. Cinsiyet ve mekân ilişkisi söz konusu olduğunda toplumsal cinsiyet düzgülerinin belirleyiciliği ve bu belirlenimin toplumsal cinsiyet kavramının oluşturduğu erkeklik rolü lehine bir hiyerarşi içerdiği görülmektedir (Bhasin, 2003). Toplumsal cinsiyet ilişkileriyle biçimlenmiş yaşam, evin içini daha mahrem olması gerekçesiyle kadına; ev için çalışması, kendisi için sosyalleşmesi, devletleri ve devletlerarası politikayı yönetmesi için evin dışını kalan yaşamı ise erkeğe açmıştır (Erol, 2011). Benzer bir düzen örgüsüyle evin içinde kadın ve erkekle eşleştirilen mekânlar farklılıklar göstermiş, ev içi üretiminin adresine dönüşmüş olan mutfak kadının, dinlenme mekânları olan oturma odaları erkeğin alanı olarak görülmüştür (Yalçınkaya ve Gür, 2015). Bu algı üzerine, Batılı feminist yazarlar ev mekânını kadının ezildiği, kimliğinin yalnızca annelik ve eşlik rolleriyle sınırlandırıldığı ve toplumda kendi başına var olabilecek bir birey olarak alıkoyulduğu bir yer olarak görmüş, kadının özgürlüğünü ancak evi ve evle ilişkilendirilen rollerini terk ederek elde edebileceğini savunmuşlardır (Kılıçkıran, 2010).

Sosyolojik baskılarla kalıplaştırılan mekânsal alışkanlıklarımız ve yatkınlıklarımız ışığında, asal olarak cinsiyet farkına odaklandığımızda, ataerkil dayatılan içinde bulunduğumuz sistem, sosyal ve hatta mahrem mekânları “kadın” ve “erkek” mekânları basitliğinde ayrıştırmakta, bu ayrışım üzerinden farklı mekânlara farklı kılgılar yükleyerek onları birbirinden kopartmakta ve bu kalıplaşmış alışkanlıkları sonsuzlaştırmaktadır. Derinden hissettiğimiz alışılagelmiş baskının ayırdığı mekânları sadece mekânın fiziksel farklılaşması olarak görmenin durumu hafiflettiğine inanarak, üretim süreçleri tamamlanmış olan özel veya kamusal mekânların, farklı cinsiyetler ile kurdukları karşılıklı ilişkileri de aynı incelikte gözlemlemenin oldukça faydalı olabileceğine inanıyorum. Başta konut olmak üzere mutfak, hamam, harem, kahvehane, stadyum, hükümet binaları ve askeri binalar, yurt gibi birçok farklı mekânın cinsiyete göre değişen anlamları mutlaka sorgulanmalıdır.

KAYNAKÇA

BITKER, J. (2010). Cinsiyet Belası : Feminizm ve Kimliğin Altüst Edilmesi, Dosya: 19 Cinsiyet ve Mimarlık, Ankara

GÜR Ö., Ş. and EROL Y. Ş.. (2013). Ev: Kadın Büyürken (House: While Woman Grow), ICONARP, Vol. 1, No: 2, s. 101-131

KUBAN, D. (2010). Kadın ve Mekan, İstanbul: Turkuvaz

TÜMER, G. (1999). “Kadın ve Mimarlık”, Arredemento Mimarlık, S:9, s.94-99

TÜMER, G. (2003). Mimarlıkta Cinsellik, Arredemento Mimarlık

  1. DOSTOĞLU, N. (2002). Mimarlık ve Kadın Kimliği, İstanbul: Boyut Yayın Grubu

YALÇINKAYA, Ş. (2015). Toplumsal Cinsiyet Bağlamında Mekansal Davranış Yurt Odaları, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt: 8, Sayı: 37, s. 639-649

 

YAZI Özgü Özcan/TEDÜ
ozgu.ozcan@tedu.edu.tr

GÖRSEL Gökçenur Yazar /TEDÜ
gokcenur.yazar@tedu.edu.tr

0