Kunduradan Dizi Setine

İnsanoğlu olarak, bir türlü kurtulamadığımız özelliklerimizden birisi de, değişim korkumuzdur. Bir şeylerin değişmesini istemeyiz; ürkeriz, geriye dönük yaşamaya eğilimliyizdir bu yüzden. Geçmişte yaşamaya yatkınızdır geleceği inşa etmeye çalışmaktansa. Tarihimiz bize bunu defalarca kanıtladı ama buna rağmen değişime karşı verdiğimiz nafile savaş çağlardır sürmüyor mu? Mimarlık tarihi, müzik tarihi, hatta aslında insanlık tarihi, evrimimizden başka bir şey değildir. Biyolojik evrimin temeli, hayatta kalmaya dayanır. Evrim kavramı da daha genel olarak dönüşümle temellenir diyebiliriz. Bu yüzden değişimimiz ve dönüşümümüz asla sonlanmaz. Varoluşumuzun temel ilkesine karşı bir savaş vermek anlamsız değil midir?
Mimari, eski çağlardan beri bir toplumu, yaşamı, dönüşüm sürecini en detaylı, en açık şekilde ortaya koyan öznelerden biri olmuştur. Bir şehre şöyle bir göz atmak, var oluşunun ilk aşamalarından itibaren geçirdiği hemen hemen her dönüşümü anlamak için yeterlidir. Bir sanat eseri nasıl sanatçısını anlatırsa, şehirlerimiz de bizlere bizi anlatır, bizi yansıtır; şehre yaptıklarımız, kendimize ve birbirimize yaptıklarımızdan neredeyse farksızdır. Bir şehir bize geçmişimizi, şimdimizi ve gelecekte görebileceklerimizi gösterir. Bizi yönlendirir, bizi dönüştürür, bizden de aynısını bekler. Dolayısıyla, tıpkı bir insan gibi, değişmeyen bir şehir, çürümekte olan bir şehir demektir.


Şehir, biziz.
Geçmişinden öğrenmek ve bugüne adapte olmak yerine geçmişte yaşamayı tercih eden topluluk ve insanlar, katılaşır, yozlaşır, yolunu kaybeder, yiter. Bu toplumların şehirlerine de aynı tutumla yaklaşacaklarını göz önünde bulundurduğumuz zaman, şehrin de onlarla birlikte çürüyeceğini ve yozlaşacağını görmemek mümkün değildir. Bir şehir, geçmişi zaten çoktan yaşadığımızın, şimdinin de hali hazırda içinde olduğumuzun en canlı, en gerçek ve en göz ardı edilemez kanıtı değil midir? Adolf Loos’un çığır açan manifestosu Ornament and Crime’da anlatmak istediği temel şeylerden biri de şudur: eskinin mimarisini taklit ederken ne eskinin ‘güzelliğini’ ve kendi zamanındaki güncelliği ve işlevini yakalamak, ne de şimdiye bir katkıda bulunmasını sağlamak mümkündür. Kendi yapıldığı zamanın toplumunu yansıtan mimariyi, müziği, resmi veya herhangi bir şeyi taklit etmek, bizi geçmişle şimdi arasındaki bir kafese kapatıp gerçekçi olmayan fikir ve hayallerle karanlığın içinde kaybolmaya mahkûm eder. Oysaki geçmişimizi tanımak ve ondan öğrendiklerimizle şimdimizi geleceğe taşımaktır bizi çağdaş insan yapacak olan. İnsan, biyolojik olarak olduğu kadar sosyolojik olarak da evrimine aralıksız devam eder. Bir toplum, her şeyiyle bir bütündür, her şey birbiriyle bağlantılıdır. Bir insan bedeninde nasıl patolojik sıkıntılar birbirinin belirtisi, sebebi, artçısı olursa, bir toplumda da her şey birbiriyle ilintilidir. En ufak toplum kesiti, bilmemiz gereken her şeyi gözler önüne serer. Haliyle, mimarimiz ve şehirlerimiz de tüm bu evrimin bir parçası olarak bizleri yansıtır.

Değişim, biziz.
Peki, şehrimizi de kendimiz gibi ileriye taşımaktan başka çaremiz var mıdır? Elbette hayır derim ben. Şehirlerimiz geçmişin mimarisiyle beslendi çoktan, şehirlerimiz artık Mimar Sinan taklidi camiler istemez, kervansaraylardan artık develer geçmeyecektir, o halde bunları taklit etmeye gerek yoktur. Onları geçmişe terk etmek de elbette bir seçenek değildir. O halde ne yapmalı?
Geçmişten kalan mirasımıza bakmak, onu gözetmek ve korumak gerek elbette. Şehirlerimiz ve mimarimiz tüm bu mirasın yaşayan, inşa edilmiş belgesi. Fakat bunları korumak adına yapılabilecek tek bir şeyin olduğunu da düşünmek bizi bir yere ulaştırmayacaktır, çünkü değişimden kaçmaya çalışmanın bir başka türüdür bu tutum da. Örneğin eski mimari yapıların tamamını müzeye dönüştürme fikri, daha söyler söylemez anlamsız geliyor insana, öyle değil mi? Mesela madem geçmişin mirasını yaşatmak istiyoruz, o halde neden şimdimize uyarlamayalım bu mirasın bir kısmını? Bakın nereye atlıyorum şimdi…

Beykoz Kundura Fabrikası, kaderine terk edilmiş, yıkılmaya bırakılmış hazinelerden yalnızca biriydi, ta ki birileri değişimden korkmayıp, geçmişi yaşatmanın geçmişte yaşamak olmadığına, geçmişin mirasının günümüzde başka bir biçimde hayat bulabileceğine karar verene kadar!
Beykoz Kundura Fabrikası, İstanbul’da, Beykoz’da yer alan, kendi deyimleriyle “Osmanlı’dan Cumhuriyet Dönemi’ne kalmış olan endüstriyel kültür mirasını en önemli örneklerinden biri; bu coğrafyanın kundura sanayisine dair ilk damarı” aslında. Senelerce içindeki farklı yapılarla farklı görevler görmüş olan bu hazine, 2005 yılında harabeye dönmüş bir haldeyken yeniden keşfedilmiş. Beykoz Kundura’nın bu hali birçok sanatçıya ilham kaynağı olduktan sonra, eski fabrika bir dizi film fabrikasına dönüştürülmüş. Devasa arazisinin içinde Türkiye dizi-film sektörünün kalbi olan setler yer alıyor. Eski bir Sırp Evi, yenilenme sonrasında dört odalı tematik bir butik otel olarak hizmet veriyor sanatçılara. Hala yenilenme sürecinde olan diğer yapılarsa eskiden gördükleri işlevden tamamen sıyrılıyorlar, fabrikanın en değerli binaları olarak nitelendirilen Kazan Dairesi, şu anda şehrin en nitelikli kültür-sanat merkezine dönüştürülme aşamasında. Birçok mimar, mühendis, tarihçi ve uzman, titizlikle bu proje üstünde çalışıyor. Yapılara, özlerine dokunulmadan, orijinal doku korunarak yepyeni işlevler kazandırılıyor. Böylece Beykoz Kundura geçmişin mirasını şimdinin potansiyeli için kullanarak, geleceğe hayat veriyor.

Yaşam, biziz.
Bizler insanız, dolayısıyla yarattığımız her şey insanlığımızın izlerini taşıyor kaçınılmaz olarak. Bizler nasıl değişiyorsak, şehirlerimiz, mimarimiz, kültürümüz de evriliyor, dönüşüyor. Değişmeyen, gelişmeyen bir insanın da, bir toplumun da çürümesi ve yitmesi kaçınılmazdır. Bu durumda şehirlerimiz de, mimarimiz de, kültürümüz de bizden farksızdır, değişmeden, evrilmeden var olamazlar. Kendimizi, toplumlarımızı ileriye taşımak durumundayız. Değişim de bizim bu bitmeyen yoldaki aracımız. Tam da bu yüzden değişimin önüne geçmeye çalışmamıza gerek yok sadece onu doğru yönlendirmeye ihtiyacımız var. Değişimden korkmamak, geleceğe açılan kapımız.

Gelecek, biziz.

YAZI Elif Ezel Özenir
eezel.ozenir@tedu.edu.tr

0