İnsan Olamamanın Öyküsü // İller Bankası Yıkımı: Gelişme Bölümü

Yazılarına kurgu hikâyelerle başlayan biri olarak ilk defa salt gerçeklerle yüzleşmem gerektiğini fark ettim. İlginç olan ise çıplak gerçeklerin bir kurgudan daha çarpık olmasıydı.

İller Bankasının yıkıma sürükleneceğinin farkındaydık. 2014’te tescilinin kaldırıldığına dair birçok söylenti yayıldı. Amaç, yapının değerlerine zarar vermekti ve elde edildi. Kısa zaman içinde boşaltıldı; güvenlik görevlileri evlerine gönderildi. Buradaki amaç ise âtıl bırakmak, güvensiz bir mekân haline getirmekti; ne yazık ki başardılar. Her şeyin fakındaydık. Farkındaydık ama bir şey yapamadık. Bir sabah uyandığımızda yıkımın büyük bir kısmı tamamlanmıştı. Gökçe ve ben fotoğraf makinamızı elimizde Ulus’a yola koyulduk.

Yıkımı belgelemeye giderken aslında tam olarak ne yapacağımızı bilmiyorduk. Hiçbir şey planlamamıştık; sadece orada olmamız gerektiği hissiyle İller Bankası’nın olduğu yere doğru yürüdük. Yıkımın sebep olduğu boşluk insanda “Ben yanlış yere geldim.” hissi yaratıyordu. Ancak bir iki dakika sonra dozerleri ve hala yıkılmakta olan İller Bankasını görebildik. Kaldırımın kenarında durmuş öylece yıkıma bakıyorduk. Ne bir bariyer ne bir uyarı levhası ne de şerit vardı etrafında. Sanki günlük hayatın normal bir anına denk gelmiştik. Gökçe tripodunun üstüne fotoğraf makinasını yerleştirdi ve kaydetmeye başladı. Fotoğraf çekerken sakin davransam da içimden “Acaba ne zaman bizi buradan kovacaklar?” diye düşünmeden edemiyordum. Yanımızda kimi zaman işçiler duruyor, kimi zaman da iş makinaları geçiyordu. Hepsi bir iki dakika gözlerini bize dikse de hiçbir şey demediler.

Kayıt yaptığımız süre boyunca arkamızda bir hareketlilik olduğunu sezebiliyordum. Aslında bu hareketliliğin sebebi bahçede namaz kılan bekçiden ibaretti. Gökçeye döndüm ve “Hadi bekçi ile sözlü tarih çalışması yapalım. Mimarlık Tarihi öğrencileriyiz ve İller Bankası ile ilgili ödev yapıyoruz. Anlaşıldı mı?” dedim. Gökçe’nin yüzünden endişeli olduğunu anlayabiliyordum; yine de devam ettim. “Kibar davranalım; söylediklerini yargılamayalım, yadırgamayalım. Belki ilginç olur.” Gökçe sessizce onayladı. Ben de endişeliydim, ama yine de kulübeye doğru ilerledik.

“Merhaba size bir iki soru sorabilir miyiz?” Endişeli olduğumu belli etmemeye çalışıyordum.

“Olur, sorun bakalım. Buyurun içeri geçin.” Sesi nazikti.

“İller Bankası hakkında bir ödev hazırlayacaktık. Haberimiz yoktu, meğer dün yıkmaya başlamışlar. Siz biliyor muydunuz yıkılacağını?”

Adam şaşırdı. “Ödev mi? Siz öğrenci misiniz? Ben gazeteci sandım. Benim çocuklar da okuyor. Geçen hafta büyük kız mezun oldu. Tören var ya şapka atıyorlar ona gittim işte ben.”

Birazcık rahatlamıştım. “Elbette öğrenciyiz biz. Normalde gelip İller Bankası’nın fotoğrafını çekecektik. Bir baktık yıkmışlar.”

Adam oldukça sakin konuşuyordu. “Yıkılacağı belliydi buranın. Cami yaptılar ya onun önünü meydan yapacaklarmış. İller Bankası, yıkılan üçüncü bina oldu. Cami’nin etrafını hep temizlediler. Bizim binanın arkasındaki ek binasını da yıkacaklar. Bir tek şu müzeyi yıkamıyorlar. Tescilliymiş o bina.”

Gökçe sözü devraldı. “Ama İller Bankası da tescilliydi onu yıktılar. Acaba eskiydi ve yıkılma tehlikesi mi vardı?”

“Yıkarlar tabi. O bina, caminin önünde kalıyor diye yıktılar. Belliydi böyle olacağı. Yoksa gayet sağlamdı, bir şeyi yoktu.”

Gökçeyle birbirimize baktık. Bekçinin her cevabı bizi biraz daha şaşırtıyordu. Şansımızı biraz daha zorlayarak, “Cami yeni mi yapıldı peki? Yoksa eski bir Ulus Camisi mi?” diye sorduk.

Bekçi tereddüt etmeden “Yeni yaptılar yeni. Baksana. Eski camiler böyle olmaz zaten.” cevabını verdi.

Son soruya gelmiştik. “Peki, o müze… Yıkılmayacak olan o müze neden korunuyor dersiniz?”

“Bilmiyorum ki. Önemli birinin müzesidir herhâlde. Açıksa gidin gezin bir. Çay ikram edeyim diyeceğim ama malum Ramazan ayındayız.”

“Teşekkür ederiz, biz müsaade isteyelim. Zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.”

Kulübeden çıktığımızda ikimiz de oldukça şakındık. Önyargının ne kadar zararlı bir şey olduğunu o an daha iyi anladım; bekçi alttan alta İller Bankası yıkımını kınıyordu. Gökçe’nin de benim de aklıma şu yıkılamayan müze takılmıştı. Yıkımın ortasında kalan tek katlı minik bir yapıdan ibaretti. Ne de olsa bir bariyer ya da girilmez levhası yoktu. Sonuç olarak müzeyi ziyaret etmeye karar verdik.

Şantiye stajı yapmış/yapmakta olan mimarlık öğrencileri olarak çok iyi farkındaydık ki böyle alanlara çelik burunlu ayakkabılar olmadan ve baret takmadan girmek kesinlikle sakıncalıydı. Bu sebeple önce sakince işçilerin yanına yanaştık.

“Pardon müzeye gitmek istiyoruz da şuradan geçmemizde bir sakınca var mı?”

Adam afalladı. “Yok. Var. Müze mi? Kapalıdır müze.”

Sakin bir ses tonuyla “Müzenin ne zaman açılacağını sormaya gidebilir miyim?” diye sordum.

Adam birkaç saniye düşündüyse de pek umursamadı. “Tamam, hızlıca geçin.” demekle yetindi.

 

Daha kendileri baret takmayan, çelik burunlu ayakkabı giymeyen işçilerden elbette iş güvenliğini ihlal eden bu konuda bilinçli olmalarını beklemiyorduk. Bu durum işimize gelmişti. Yıkıma yaklaşmanın heyecanıyla hızlıca müzeye doğru ilerledik. Müzenin giriş merdivenlerinde iki mavi yelekli işçi, bir de müzenin güvenlik görevlisi duruyordu. Gökçe ile hiç konuşmadığımız planımızı uygulamaya başladık: o kenarda kayıtla ilgilenirken ben işçileri oyalayacaktım. Müze güvenlik görevlisine döndüm,

“Müze açık mı gezebilir miyim?”

“Kapalı, yenileme çalışması var.”

Merakıma yenik düşerek bir kez daha sordum. “Rica etsem kafamı uzatıp içeri bakabilir miyim?”

“Baksanız da bir şey göremezsiniz çünkü eserlerin hepsi taşındı. On beş gün sonra açılacak, o zaman bekleriz.” Adam kısa cevaplar verse de orada olmamı pek umursamıyor gibi görünüyordu. Teşekkür edip uzaklaşmaktan başka çarem yoktu. Bir süre yıkımı izledim. Zaten herkesin gözü yıkıma kilitlenmişti. Fotoğraf çekmeye karar verdim. Çok göz önünde olduğum için önce mavi yeleklilere sormaya karar verdim.

“Merhaba. İller Bankası’nın fotoğrafını çekmemde bir sakınca var mı?”

Adam kabaydı. “Yıkımı çekip ne yapacaksın ki?”

Omuz silkerek, “Binayla ilgileniyorum, yıkma işlemiyle değil.”

“Çekemezsiniz.”

“Neden çekemem peki? Zaten yıkılmıyor mu?”

“Çekemezsiniz. Ne yapacaksınız ki fotoğraf çekip?”

Sinirlenmeye başlamıştım. “Belgelemek istiyorum. Mimarlık tarihi öğrencisiyim.”

“Sizin için ne anlam ifade ediyor ki şu bina?”

“Mimarlık tarihi için büyük bir hüzün ifade ediyor.”

Adam benimle daha fazla uğraşmak istemediğini belli edecek bir şekilde iç geçirdi. “Tamam. İş makinalarını çekme.”

Sadece iki üç kare çekmemle uzaktan başka mavi yeleklilerin bana doğru bağırmaya başlamaları bir oldu. Ne dediklerini duyamasam da vücut dillerinden anladığım kadarıyla kızgınlardı. Bana izin veren mavi yelekli yanıma gelip “Yeterli. Haydi, artık gidin.” gibi gereksiz, kaba cümleler kurmaya başladı. Fotoğraf makinamı kaldırdım ve Gökçe’yle oradan uzaklaştık. Artık bizden haz etmemeye başladıkları belliydi. Aslında bu duruma pek de aldırış etmedik; ne de olsa oldukça iyi malzeme toparlamıştık.

Yan sokakta durup biraz soluklandık. Birkaç işçi kenarda oturmuş sigara içiyorlardı. En yakınımızda duran işçi demir parmaklıkların arasından seslendi,

“Ne yapıyorsunuz burada?” Biraz önceki mavi yeleklinin aksine sesi kaba olmaktan epey uzaktı.

“İller Bankası’na bakmaya gelmiştik.” Bir hayli yorulmuştum ve lafı uzatmaya niyetim yoktu.

“Gazeteci misiniz?”

“Hayır, mimarlık öğrencisiyiz, kimliğimi-”

Hızla sözümü kesti. “Göstermene gerek yok. Gazeteci olsan da bir şey değişmez. Ankara’da mimarlık öğrencisi olmak zor olmalı, öyle mi cidden?”

İçimden biriken her şey bu soru üzerine ağzımdan dökülmeye başladı. “Bize mimarlık eğitiminde söylenilen bu binanın ne kadar değerli olduğuydu. Ama şimdi görüyoruz ki yıkılmış. Ankara’yı sevmek istiyorum, ama Ankara’da sevilecek hiçbir şey bırakmıyorlar bize.”

Adam cevabım karşısında şaşırmış gibi durmuyordu. “Ben Ankara’yı sevmiyorum; sevilecek bir tarafını da göremiyorum. Ben Ardahanlıyım, Kürtüm. Bizim oralar hiç Ankara’ya benzemez. İnsanı bile çok içtendir, yakındır. Burada insan ilişkisi var mı ondan bile emin değilim. Baştakiler de malum. Ülkenin hali karmakarışık. Sizin yerinizde olsam giderim İş Bankası’nı da fotoğraflarım, tüm Ulus’u da. Bir bakmışsınız onlar da yıkılmış yarın sabah.”

Panik içinde, “Ne demek istiyorsunuz? İş Bankası’nı da mı yıkacaklar? Karar mı çıktı?”

Adam güldü. “Biz karar marar bilmeyiz ki. Bir sabah uyanır, işe gideriz. Bir bakarız iş makinamızı başka yere götürmüşler. Gideriz, sorarız, ‘yıkımı yapılacak buranın’ derler. Zaten o kararlar çok öncelerden verilir. Halka açıklamazlar, sadece yıkımın yolunu yaparlar. Gece yarısı işleridir bunlar. Gizli saklı.”

Ne diyeceğimi bilemiyordum. Aklıma gelen ilk soruyu sordum.

“Hep böyle mi yıkılır binalar?”

“Evet. Türkiye’de bu işin öyle çok bir tekniği falan yok. Şu yıkıntı var ya şu yıkıntı aslında milyonlara bedel. O pencereler, kapılar… Ama Türkiye’de kimsenin umurunda olmaz. Böyle harabe ederler binayı. Siz bakmayın bu yıkımın iki gün sürdüğüne. Normalde bir gecede iş biterdi. Yıkamıyoruz İller Bankası’nı çünkü yapan adam uğraşmış, sapasağlam yapmış. Şuna baksanıza dozer vuruyor vuruyor inmiyor. Eskiden ne binalar yaparlarmış baksanıza. Şimdi her yer ucube binalarla dolu.”

Gökçe’ye baktım. O da benim gibi düşüncelere dalmış gözüküyordu.

 

Bir anlık sessizlikte arkadan gelen başka bir işçinin sesi duyuldu,

“Siz ne diye inat ediyorsunuz şu yıkıntıyı çekmek için?”

Derin bir iç çektim. “Anlamıyorsunuz sanırım ama burası Ankara’nın en önemli yapılarından biri. Yıkım bugün gerçekleşiyor olabilir, ama yarın olduğu an bu yıkım tarihin bir parçası haline gelecektir. Tarihi belgelemek için ısrar ediyoruz; başka bir şey değil.”

 

Araya giren bu kısa diyalogdan sonra da dakikalarca diğer işçi abiyle konuşmaya devam ettik. Önyargının ne kadar hatalı bir bakış açısı olduğunu bekçi amca bize yeterince anlatmıştı, ama işçi abi ile yaptığımız bu sohbet kadar etkili olmamıştı. On dakikalık sohbetin ardından artık gitmeye karar verdik. Gökçe ön cepheden yürürsek oradan daha rahat gideceğimizi söyledi. Açıkçası ön cepheden bir iki kare fotoğraf çekmek de aklımızdaydı. Toparlanıp bulvara doğru yürüdük. Kenarda durup kayıt almaya başlamıştık ki yaşlıca bir işçi gitmemiz gerektiğini söyledi. Adamın yüzüne baktığımda bu cümleyi kurmasına sebep olanın başkaları olduğundan emin oldum.

“Seni zora sokmamak için gideceğiz” dedim. Gerçekten de sözümde durup yürümeye niyetlenmiştim ki önümüzü başka işçiler kesti.

“Hayır, durun. Şu an geçemezsiniz. Çok tehlikeli!”

Gökçe eliyle işaret etmese dozerin bir katı yerle bir etmek üzere olduğunu anlamam mümkün değildi. İnsanlar işçilere aldırış etmeden yürümeye devam ediyordu. Hatta birkaç kişinin işçilere bağırdığını bile gördüm. Hâlbuki bu durumun tek özeti, yeterli güvenlik önlemi alınmamış bu yıkım alanında işçilerin insanların güvenliği için çaba sarf ediyor olmasıydı. Biz söz dinleyip karşıya geçmemeye karar verdik. Saniyeler içinde kat yıkıldı ve her yeri toz bulutu kapladı. O görkemli cami bile gözden kaybolmuştu. Durduğumuz yerde kayıt alıyorduk. Toz dumanı kalkınca daha önce karşılaştığımız mavi yelekliler göründü. Adam Gökçe’nin üzerine yürüdü,

 

“Yeter be! Git demedik mi sana! Ne çekiyorsun hala!”

Gökçe sinirden köpürmüş bir halde “İstediğimi çekerim burası kamusal alan. Geçeyim eve gideyim diyorum ona da hayır diyorsunuz. Asıl size yeter! Ayrıca ödevim var diyorum neden anlamıyorsunuz!” dedi.

Hızlıca Gökçe’nin yanına gittiysem de Gökçe’yi sakinleştirmeye fırsatım olmadı. Tepesi atmış bir şekilde hızlı adımlarla bulvardan yürüyordu. Gökçe’nin arkasından gitmeden önce deli cesareti de olsa kafamı kaldırıp mavi yelekliye baktım.

“Neden çekemiyorum burayı? Madem yasak, madem ayıp bir şey yapıyorsunuz, üstünü örtseydiniz.” Arkamı dönüp yürüsem de adamın küfürlerini duyabiliyordum. Mesafe artınca arkamı döndüm ve

“Zaten istediğimiz her şeyi çekmiştik.” dedim.

 

Uzaklaşana kadar hızlı adımlarla yürüdük ve hiç konuşmadık. Gökçe sinirden yutkunamıyordu bile. Cami’nin yanından geçip oradan da görüntü aldık. Bir kahve içmeye niyetlendiysek de daha fazla Ulus’ta kalmamaya karar verdik.

 

Bütün yaşananlara rağmen günün sonunda gülüyorduk ikimiz de. İller Bankası’nın yıkıldığını biliyorduk. Ama konuşacağımız insanların bu kadar bilinçli olacaklarını tahmin etmemiz mümkün değildi. Hala bir umut toplumsal bilincin yeşerebileceğini anladık. Üzücüdür ki İller Bankası ilk değil, son da olmayacak. Aynı cahil insanların varlığı gibi yıkımlar da hep hayatımızda varlığını sürdürecek. Her ne olursa olsun, çok şiddetli bir şekilde anladım ki bu yazıların, bu görsellerin bir amacı var. Hala ulaşabileceğimiz ve sayısını küçümsememiz gereken bilinçli bir insan topluluğu var. Kışkırtmalara gülüp geçmeyi, tüm enerjimizi asıl muhatabımız olacak kesime yönlendirmeyi öğrenmeliyiz. Ne de olsa onların zavallı dozerleri, bizlerin ise onurlu kalemleri var.

 

 

 

YAZI  Melis Acar/TEDÜ
melis.acar@tedu.edu.tr

FOTOĞRAF Gökçe Naz soysal/TEDÜ
gnaz.soysal@tedu.edu.tr

KOLAJ Dilara Özlü/TEDÜ
dilara.ozlu@tedu.edu.tr

0