HİÇBİR YER YA DA HER YER: MEKÂN ÜZERİNE

Size bu yazıyı hiçbir yerden yazıyorum demek isterdim; sadece kendi düşüncelerimle baş başa olabildiğim, sadece kendim gibi davranabildiğim ve başka yaşamların başka isteklerin de farkına varabildiğim bir yerden… Çünkü içinde yaşadığımız mekânlar, zamanlar ve bu zamanı geçirdiğimiz kişiler bizi öylesine içine çekiyor ki kim olduğumuzu, ne yaptığımızı, nereden geldiğimizi ve hatta ne istediğimizi bile unutuyoruz. Zaman öylesine hızlı akıp gidiyor ki yaşadığımız anın gereklerine uyabiliyor muyuz, bunu bile durup sorgulamaya vakit yokmuş gibi geliyor. İşte bu yüzden zaman, mekân ve kişi üçlüsünü derinlemesine düşünüp sorgulamak ve bir mimarlık öğrencisinin gözüyle tasarım sürecine değinmek istiyorum. Bu yolculukta ihtiyacımız olan tek şey hayal gücümüz. Lütfen beni hiçbir yerden dinliyormuş gibi davranın.

Düşünün ki; zaman diye bir şey yok. Yaz yok. Kış yok. Bir yerlere geç kalmak, erken gitmek yok, saat yok… Bir arkadaşınızla buluşmak istediğinizde sadece arayıp söylemeniz yeterli ya da okula gitmek için uyanıp hazırlanmanız, uyumak için de eve dönmeniz de yeterli. Düşünün ki; dünyadaki tüm saatler sizin vücut saatinize ayarlı. Artık kesin olarak söyleyebileceğimiz bir gece, bir gündüz yok. Üstelik mevsim diye bir olgu da yok. Hava hep aynı derece; hem yağmura karşı küskün, hem güneşten bir o kadar umutlu. Şimdi tüm bu zamansızlıktan sonra durup düşünelim. Yine de içinde yaşamak istediğiniz ya da kaçıp kurtulmak istediğiniz yerler olurdu değil mi? Vakit geçirmekten hoşlandığınız ya da sizi tüketiyormuş gibi hissettiğiniz yerler? Yine de odanızı seçerken evin en güzel odasının size ait olmasını isterdiniz. Arkadaşlarınızla olduğunuzda o anki keyfinize göre açık havada ya da içeride oturmak arasında bir tercih yapardınız. Mekânın tasarlanması kısmında ise bir yaşam alanına sahip olma fikri hala değerli olduğu için tüm bu zamansızlık içerisinde tasarlayabileceğinizin en iyisini tasarlamaya çalışırdınız.

Peki ya çevremizde hiç insan olmasaydı? Bu dünyada tek başımıza kalsaydık hala nerede yaşadığımızı önemser miydik? Sizce yine de yaşadığımız yerin büyüklüğünü, o mekânın kaç kişilik olduğunu, kimler için tasarlandığını anlayabilir miydik ve bunu umursar mıydık? Ya da bildiğimiz her şeyi bir kenara bırakıp bir daha hiçbir mekân hakkında düşünmeden kendimize başımızı sokacak bir yer bulup geri kalan hayatımızı burada mı sürdürürdük? Ben pes edeceğimize, yaşadığımız mekân hakkında düşünmeyi bırakacağımıza inanmıyorum. Çünkü bize en uygun olanı isteyeceğimizi ve  tasarımla ilgili cevapları ararken hep daha fazla soru ile karşılaşacağımızı biliyorum. Mekânların vazgeçilmezliği kısmında hemfikir olduğumuza göre ait olduğumuz zamana ve kişilere geri dönmek istiyorum.

Zamanı ve kişileri geri getirelim ve yaşadığımız mekânı, tasarladıklarımızı ya da tasarlayabileceklerimizi düşünelim. Benim için mimar olmak içinde yaşadığın mekânı, tanıdığın insanları, bildiğin zamanları bir kenara bırakıp tasarladığın mekânın aktörü haline gelebilmek, hiç yaşamadığın bir mevsimin koşullarını anlamak demek. Bir mekânın içinde bulunduğu zamanın parçası olduğunu ve oradaki insanlarla gerçeklik kazanacağını biliyoruz. Tam da bu sebeple hiçbir yerden tasarlamak fikrini gerçek dışı görebiliriz. Fakat en azından bir mimarlık öğrencisi olarak baktığımda zamanın hızından ve kişilerin kalabalığından kendini biraz olsun uzaklaştırarak tasarım yapmanın da olası olabileceğine inanıyorum. İşte bu yüzden size bu yazıyı hiçbir yerden yazıyorum. Tasarlayabildiğim, hayalini kurduğum bir zamanın ve mekânın kişisi olduğum hiçbir yerden…

 

YAZI Gülce Halıcı/TEDÜ
gulce.halici@tedu.edu.tr

GÖRSEL Simay Demirel /TEDÜ
simay.demirel@tedu.edu.tr

1