Helvetica. (2007)

Dünyada kendine has bir belgeseli olan ilk font Helvetica ve günümüz toplumundan yansımalar

 

Helvetica’nın tipografi dünyasında açtığı yeni çağ kadar olmasa da belgeseli de tasarım belgeselleri arasında çığır açmıştı. 2018’de izlediğim bu 2007 yapımı belgeselin tasarımın kendisi kadar güncel kalabildiğini düşünüyorum. Yalnızca güncel kalmıyor ve yepyeni sorular doğurmaya da devam ediyor.

Belgesel bizi şimdi hemen her yerde gördüğümüz, aşinalıktan fark dahi etmediğimiz yazı stili Helvetica’nın doğuşuna götürmekle başlıyor. İsviçre tasarımlarının epey ünlü olduğu, modernizmin çoğunlukla kabul gördüğü 1957 yılında Max Miedinger tarafından tasarlanıyor bu font. Kelime anlamı dahi Latincede İsviçreli anlamına geliyor. Tabii, amacım size tüm belgeseli anlatmak değil. Derdim daha çok belgeselin sormaktan çekinmediği birtakım sorularla. Çünkü yapım fontun tarihçesine, Helvetica ve başka modernist fontlara yıllarını adamış tasarımcılara yer verdikten sonra ona karşı çıkan tasarımcıların argümanlarına da değiniyor. Bana kalırsa yapım asıl diyalogu bu noktada başlatıyor. Helvetica’nın yalnızca bir font değil bir yaşam tarzı haline gelmesini tartışıyor.

New York metro istasyonlarından ilaç kutularına, trafik levhalarından binalara… Her yerde benimsenen bu font, kimileri için kapitalizmin de yüzü olmuş durumda. Bazı tasarımcılar ise bunu hazıra konmak ve fazla standartlaşmak olarak görüyor. İşte bu tartışma, beni “standart” ve günümüzün değerleri üzerine düşünmeye itti. Tasarım, hatta bir font üzerinden standardın değerini tartışabilir miyiz?

Günümüzde her şirketin hatta kişinin ulaşmayı amaçladığı şey: markalaşmak. Markalaşmanın en önemli araçlarından biriyse tutarlılık. Marketten aldığımız o paketin içindeki gıdadan beklentimiz lezzetinin, besin değerlerinin her zaman bir önceki aldığımız paket gibi olması. Standart burada devreye giriyor. Evde yaptığımız keke son anda rendelemeye karar verdiğimiz limon kabuğu, göz kararı eklediğimiz sütün tutarsızlığından eser yok. Ev yapımı kekimizin lezzeti her ne kadar daha güzel ve kişisel olabilse dahi, bu, bir marka için sürdürülebilir değil. Bu konuda aklıma ilk gelenler dünyaca ünlü gıda ve kahve zincirleri olduğundan bu örneği verdim. Aynı şekilde, artık standartlaşmış bir kahvecinin daha çok tercih edilmesi, onun, kendi çekirdeklerini kavurup çeken, farklı demleme teknikleri kullanan butik bir kahveciden daha lezzetli kahveler yaptığı anlamına gelmez. Taşıdığı anlamsa şudur: dünyanın her yerindeki şubelerinde, herhangi bir zamanda bu kafeden sipariş ettiğiniz kahvenin tadı, seneler önce içmiş olduğunuzla aşağı yukarı aynıdır. İşte Helvetica’nın dünyaya, hele ki tüketim dünyasına, bu denli iyi adapte olabilmesinin sırrı burada saklı. Yapılan eleştiriler de genellikle bu yönünü hedef alıyor.

Peki, Helvetica’nın onyılları kaplayan öncülüğü önümüzdeki yıllarda da devam edecek mi? Bu soru, bana, belgeselde bahsedilen grunge fontlar gibi dönem dönem popülerlik kazanan daha kişisel tüketici tercihlerini hatırlattı. Son zamanlarda hazır giyim yerine vintage kıyafet trendinin yükselmesi, hatta hazır giyim markalarının vintage görünümlü seriler çıkartarak bu trende dahil olması, üçüncü nesil kahve dükkanlarının çok tercih edilmesi gibi, standartlaşma her tüketiciye hitap eden bir trend değil. Standardı, sıradanı takdir etmek olarak görenler olabileceği kadar, ruhsuz ve kişisellikten uzak görenler de var. Helvetica, modernizmin oluşturduğu standartlarla tasarımı halkın “zevkine” bırakmayan yanını da sorgulatmadan bırakmıyor. Bu tartışma yıllardır süregelip halktan kopuk bir modernizm tablosu çizmekteydi. Fakat halk Helvetica’yı bu denli benimsemişken, “zevk” gibi tasarım dünyasının tehlikeli kavramlarıyla gelen bu eleştiriler sürecek mi yoksa Helvetica dev bir şirket gibi geleceğe de kök mü salacak, göreceğiz…

 

YAZI Ecem Olgun/TEDÜ
ecem.olgun@tedu.edu.tr

GÖRSEL  Elif Dilan Nadir/TEDÜ
edilan.nadir@tedu.edu.tr

0