Günümüzde Cami Anlayışı

Ülkemiz insanları olarak yanlış anlamaya, anlamamaya veya anlamak istememeye yatkın olduğumuz için, bu yazının hiçbir şekilde dini amaçla ele alınmadığını,  tamamen mimari ve mantık sınırları çerçevesinde tartışılmış olduğunu belirtmek isterim.

Cami, kelime kökü olarak toplayan, birleştiren anlamına gelir. Yani toplu ibadet edilen yerlerdir. Türkiye’de yaklaşık 84 bin cami bulunmakta ve bu sayı giderek de artmakta. Sayı arttıkça ortaya çıkan mimari nitelik de o oranda azalmaktadır. 1960lar sonrası Türkiye’de çağdaş cami tasarımlarına geçiş yapılmış olsa da araştırmalara göre özgün olarak kabul edilebilecek cami sayısı yüzü geçmemiş. Bunun nedeni olarak ise o yıllarda hızla artan kentleşmedir. Cami yapımı da hız kazandığı için yapılan tek şey, eski dönem camilerinin örnek alınacağı söylenip, birebir kopyalanmaya çalışılmasıdır. Bunun sonucunda da orantısız, bulunduğu şehre hatta ülkeye uygun olmayan, mimari açıdan zayıf camiler ortaya çıkmaktadır. Oysa tarihe baktığımızda, Osmanlı dönemi camilerini özel kılmasının, hem kendi dönemi içinde hem de yüzyıllar sonra bile herkesi kendine hayran bırakmasının nedeni yetersizlikler içinde bile, ışık-ses duyarlılığı, oranları, hava akımı, organikliği gibi pek çok ayrıntı hesaplanıp, planlanıp yapılmış olmasıydı.

Hizmet ettiği İslam dini, gösterişten, israftan uzak durulmasını, her alanda sadelikten yana olunmasını söylerken; câmilerin kendi inanç yükleri gereği olması gerekenden çok çok daha gösterişli olması da başka bir sorun teşkil etmeye başladı. Yalın bir ibadethane mekânından çıkıp, adım başı herkesin her yere yaptırabildiği yapılara döndü. Önce hemen boş arsa seçilip, ‘eğer boş yoksa da önceki yapılar yıkılıp, ağaçlar kesilip’ ardından cami yaptırma dernekleri kurulup, süreç içinde gerek mimari gerek mühendislik hizmetleri içinde hiçbir denetim yapılmadan en kısa sürede bitirmeye hedefli camiler yapılmaya başlandı.

Son zamanlarda bu tartışmalara örnek olabilecek olan Taksim Meydanı’na yapılması planlan camiyi ele alabiliriz. Gerçekten ihtiyaç var mıydı? Yeterince kalabalık ve kaosun hâkim olduğu ve maalesef yeterince betonlaştırılan bir alan yerine başka bir yer düşünülemez miydi?  AVM yapamadık bari cami yapalım, yolunda ilerleyip, mimari olarak yine Osmanlı dönemini temel alıp, modernlikten uzak bol süslemeli bir yapı mı olmalıydı? Hala tartışma konusu olsa da sonucu değiştiremeyeceği aşikâr. Taksim’den sonra, Güvenpark yıkılıp cami yapılacak dendiğinde de akıllarda benzer sorular oluştu. Netliği kesin olmasa da fikir olarak bile birçok tepki aldı. Bu tepkilerin hedefinin ortak nedeni tarihi ve kent açısından sayısız öneme sahip olan bu yerlerin düşünülmeden, bazı kesimlerin isteğine, çıkarına göre tekrar tekrar yıkılıp, değiştirilip, birbirinin aynısı yapılar inşa edilmesi. Üstelik bu yapılar da artık kendi kimliğini, amacını kaybetmiş durumda.

Camilerin dini ve mimari anlamının kaybedildiğini yapılan kubbe ve minare ‘tasarımlarından’ anlayabiliriz. ‘Dünyanın en yüksek minaresini biz yaptık, en geniş kubbe bizde, kardeşlerimiz için her sokağa câmi yaptık’ mantığı ötesine geçemeyen mimariden yoksun yapılar kaldı elimizde. Ortak heves olarak ‘hayırseverlerin’ ilk önce yaptırmak istediği kubbelere, eskiden geniş mekânları örtmekte en uygun yöntem olarak görüldüğü için işlevsel anlamda gerek duyuluyordu. Günümüzde teknolojiyle beraber betonarme ve çeliğin gelişmesiyle eskisi kadar ihtiyaç duyulmamaktadır. Fakat ülkemizde işlevsel faydasından öte cami yaptıranın isteğine göre; kubbesi büyük olsun, yanlara da küçük kubbeler ekleyelim, ne kadar şerefe olursa o kadar güzel, mantığından öteye geçemeyen, keyfi ‘süslemelere’ dönmüştür. 1954 yılında Tahsin Öz bu konu hakkında, “…Kubbe meselesine gelince; her devrin mimarları asırlar boyu bilhassa mabedlerde geniş mekâna kavuşmak için ne büyük hamleler yapmışlardır. Ancak konstrüksiyon malzemesi, isteklerinin tahakkukuna imkan vermiyordu… Halbuki bugün bu hususları halledecek çeşitli malzeme bulunmaktadır. Sinan’lar, Davud’lar, Mehmet Ağa’lar bu malzemeyi bulsalar acaba yine kubbede mi kalırlardı? Asla!” demiştir. Benzer sorunlar minare için de geçerli. Osmanlı zamanında müezzinin şerefeye çıkıp ezanı okuması için tasarlanmış olan ama günümüzde buna gerek duyulmadığı için sadece sembolik olarak yer almaktadır. Bunun sonucunda da camiyle orantısız çok yüksek veya sayıca fazla minareler inşa edilmektedir.

Peki, bu kadar sıkıntılı durum varken, çağdaş cami tasarımına nasıl ulaşılacak? Öncelikle caminin herhangi bir gösteriş mekânı olmadığını, aksine Müslüman halkının ibadetini yapabilmesi için üstü kapalı ve temiz bir yer olması saflığında düşünülüp ‘tasarlanması’ gereken bir yapı olduğunu kabul etmek gerekiyor. Bu tasarım sürecinin de sadece dernekler vasıtasıyla değil de, mimar ve mühendislerle ve aynı zamanda çevrede yaşayan insanlarla da beraber yürütülmesi süreci daha sağlıklı kılmakta. Çünkü fiziksel ve dini niteliklerin yanında aynı zamanda sosyal bir mekân olduğu için yapıldığı alan ve kültürü de büyük önem taşımaktadır. Her yeni yapılacak cami bir öncesinin kopyası niteliğinde değil de, yeni, kendine özgü hikâyeye sahip olup, kendi kimliğini yaratması gerekmektedir. Bu kimliği yaratırken de modern olacak diye yine amacından saptırmayıp cami niteliğinden çıkarmamak önemli. Bu sayede daha kontrollü cami inşa ederek, dini, mimari ve herkese hitap eden sadelikte ve modernlikte camiler görmeye başlayabiliriz.

 

K.K. 2000, “Türkiye’de Çağdaş Cami Mimarisi: İstanbul’dan Örnekler”, Yapı, sayı: 229, Aralık 2000, ss.62-71.

Kuban, D. 1967, “20. Yüzyılın İkinci Yarısında 16. Yüzyıl Stilinde Cami Yaptırmayı Düşünenlere”, Mimarlık, sayı: 48, s.7 ve 1980, “Çağdaş Cami Tasarımının Kültürel Boyutları”, Çevre, sayı: 8, ss.16-19.

Öz, T. 1954, “Yeni Yapılacak Camiler Münasebetiyle”, Arkitekt, sayı: 9-12, s.188.

 

YAZI İrem Baz /TEDÜ
irem.baz@tedu.edu.tr

GÖRSEL Doruk Atay /TEDÜ
gdoruk.atay@tedu.edu.tr

0