Çevre Estetiği

 

Deniz kenarında otururken boyoz veya gevrek yemek, saat kulesinde buluşmak için sözleşmek, tarihi hanlarda kahveyle birlikte tarihi de içmek, çarşıda dolaşırken turşu suyunu içmeyi unutmamak, “İçimden geldi, sana bir fal bakayım” diyen falcıya elini uzatmak, elinde çiğdeminle sahil boyunca yürümek, vapura binişi güneş batımına denk getirmek, deniz kenarındaki çimlerde yayılmak…

Bu bahsettiğim hangi şehir diye sorsam size?

İzmir, dersiniz hep bir ağızdan.

 

İzmir’de çevre estetiğinin bir sonucu olarak birey, doğa ve çevre birbirine karışmıştır. Bireyin içinden kendi çevresine doğru genişleyen, yayılan bir değerler bütünü oluşmuştur. Bu değerler, İzmir’in çevre estetiğinden gelen, kendi kimliğini oluşturan alışkanlıkların bütünüdür. Bu alışkanlıklar, kıyı şeridi boyunca gözlemlenen deniz, yeşil ve yapı dokusunun birbiriyle olan ilişkisinin sonucu olarak kişilerin hayatında yer edinmiştir. Böylelikle açık hava, bir sosyalleşme ve alışkanlıklar edinme kültürü haline gelmiştir.

Çevre estetiğine olan yaklaşımın, hayata dahil etme yerine hayatın içine karışma şeklinde olması gerektiğine inanıyorum. İnsan ve çevre arasındaki ilişki, kendi estetik tanımını yapabilir; ağaçların etrafında uçan kuşların sesiyle gökyüzüne bakmak, çiçeklerin arasındaki kelebeği takip etmek, suda oluşan yansımalara bakarken güneşin sıcaklığını hissetmek… Bu deneyimler, insan ve çevre arasında karşılıklı faydaya dayalı bir ilişkinin varlığını hissettiriyor. Bu ilişkinin; doğada bulunan düşünsel değerlerden insan ruhuna doğru akan içselleştirilmiş deneyimlere bağlı olarak şekillendiği görülmektedir. İnsan ve doğa ilişkisinin sorgulanması bağlamında aklıma Kızılderili Seattle Reis’in yazdığı mektup geliyor. Mektup, insan ve doğa arasındaki ilişkiye akrabalık kavramı ile açıklık getiriyor; “Kokulu çiçekler kız kardeşlerimizdir; geyik, at, koca kartal, onlar da erkek kardeşlerimizdir. Kayalık yamaçlar, tarlaların tatlı suyu, küheylanın beden ateşi ve insan, hepsi aynı ailenin fertleridir.” (Erzen’de bahsedildiği üzere, 2006) Günümüz modern yaşamında, insan ve doğa arasında böyle bir ilişki tanımlamak imkânsız. Bunu fark eden bizler, hayatımıza bir şekilde doğayı, havayı, yeşili eklemeye çalışıyoruz; çalışırken bakabileceğimiz ağaçlardan oluşan iç avlular tasarlıyoruz, balkonlarımıza renkli saksılarda çiçekler dikiyoruz, site içi yaşamlarda yoğun ağaçlandırmaya önem veriyoruz, tasarlanan su birikintileri etrafına bisiklet veya yürüyüş parkurları yapıyoruz…

 

Çevre estetiği konusunun önemini daha geniş bir açıda sorguladığımda dikkatimi İzmir silüetine eklemlenen palmiye ağacı çekiyor. Görülmektedir ki, çevre estetiğini oluşturan elemanların kent kimliği ve değerinin oluşması üzerinde yansımaları vardır. Yansımalarla çizilen şehir silüeti, kent imajı altında bireyin belleğinde yer edinmektedir. Diğer bir taraftan ise palmiye ağacının çevre estetiği kaygısıyla hayata eklemlenen görsel eleman olmaktan çıkıp bireyin hayatına karışması gerektiğini düşünüyorum. Örneğin, çevre estetiğinden söz edilebilmesi için palmiye ağacının yarattığı gölgeyi deneyimleyen bir kişinin duygularını değerlendirmek yararlı olacaktır.

 

Jale Erzen, Çevre Estetiği adlı kitabında çevre estetiği kavramını bir algı eğitimi olarak ele almış ve estetiği, alışagelmiş biçimsel özelliklerin niteliklerindense çok yönlü bir duyarlılık meselesi olarak açıklamıştır. (Erzen,3) Bu algı eğitimi çerçevesinde, insanın çevreye karşı duyarlılığının, hayatın içine karışan doğal çevrede içselleştirilmiş deneyimlerle gelişebileceğine inanıyorum.

 

KAYNAKÇA:

Erzen, J. N. (2006) Çevre Estetiği. Ankara, Türkiye: ODTÜ Yayıncılık.

 

YAZI Aysu Gürman/ aysu.gurman@tedu.edu.tr

KOLAJ Didem Zeynep Ödemiş/dzeynep.odemis@tedu.edu.tr

0