BİR YAŞAM ALANI: EV

Bir salon başına düşen oda sayısı…

Masa sığdırabilecek genişlikte bir mutfağı…

Yola bakıp bakmamasıyla değer kazanan balkonu…

Mangal partisi yapılabilecek büyüklükte olan bir bahçesi…

Isınma yoluyla tercih unsuru haline gelen kat numarası ve cephesi…

Metrekaresi, dış görünüşü, sağlamlığı, yaşı, semti, komşusu ve daha fazlası…

Belki de daha ilk satırdan tahmin etmiş olmalısınız ki bu betimlemeler günümüzdeki bir evi, bir yaşam alanını, nitelendirmek için kullandığımız cümlelerdir. Veya başka bir taraftan bakarsak, bir mekânı ev haline getirebilmenin sadece onu nitelendiren salonu, odaları, mutfağı ya da balkonu olmaktan uzağa götürememiş bir tasarım anlayışını ifade eden kalıplar olarak tanımlamak da yanlış olmayacaktır. Peki, bu düşünce biçiminde birkaç varyasyondan öteye geçememiş ev tasarımlarına farklı bir heyecan getirmek mümkün olabilir mi? Ya da örneğin salon diye adlandırılan mekânı sadece misafir geldiğinde kapısı açılan bir oda sınırından ileriye götürüp, günün çoğu vaktinin geçirildiği bir mekâna genişletecek hatta sınırlarını bulanıklaştıracak bir tasarım yapılabilir mi?

Yaşam alanı tasarımına ait yukarıdakilere benzer soruların cevaplarını irdelerken kafalarımızın karışması normal olmalı. Dünya üzerinde herhangi bir şehrin siluetine baktığımızda hangi yapının bir ev için tasarlandığı hangi yapının başka bir işlev için yapıldığını anlamak kolaydır. Gelişen ve değişen dünya çerçevesinde zamanla tasarıma ait farklı anlayışlar, sınırları aşmaya çalışan yeni oluşumları meydana getirmeye başladı. Temelde farklı anlayışlara öncülük etmiş tasarımların birbirleri içerisine geçişi ile mekân ve fonksiyon arasındaki ilişki de yeni bir seviyeye taşındı. Bu değişimden etkilenen mekânlar bütününden biri olan ev, sıra dışı tasarım örnekleriyle bizlere kabuğundan çıkıp nasıl yeni ufuklara yelken açılabileceğini gösteriyor. Bu yazının yazılmasında ilham kaynağı olan Ricardo Bofill’in Fabrika’sının bunun en güzel örneklerinden biri olduğunu düşünüyorum. Mimar Bofill 1973 yılında İspanyada atıl durumda olan bir çimento fabrikasını keşfediyor ve onu satın alıyor. 30’dan fazla siloya, büyük galeri ve makine odalarına sahip bu fabrikayı kendi mimari ofisine ve özel evine dönüştürmesiyle mimarlık adına ilham verici örneklerden birini ortaya koyuyor. Yapının genelindeki tezatlık ve ilgi uyandırıcı mekânlar Bofill’i heyecanlandırmış olmalı ki, düşüncelerini şu şekilde ifade etmiş:

“Buradan daha iyi hiçbir yerde yaşayamıyor ve çalışamıyorum. Burası işime odaklanabildiğim ve olabilecek en soyut şekilde düşünebildiğim tek yer.”

Fabrika silolarının içine yayılmış 4 katlı bir stüdyo, büyük bir sergi ve konferans salonu, daha da fazlasıyla bir yaşam alanı olarak ev… Ricardo Bofill yeterli dokunuşlarla endüstriyel bir yapı içerisinde göçebe yaşam tarzından uzak bir zihniyetle yeni bir yaşam ortamı kurabilmeyi başarmıştır. Bir fabrikayı, taşıdığı izleri yok etmeden, bir yaşam, bir üretim, bir keyif mekânına dönüştürmüş ve bizlerin bir yaşam alanı olan eve karşı bakış açısını farklı bir boyuta taşımıştır. Diğer örneklerden biri olan, Belçika ordusu eski pilotu olan Philippe Tondeur ise 1996 yılında yıkılma konumuna gelmiş bir su arıtma tesisine can vererek kendi hayalini kurduğu yaşam alanını iç mimar Bernadette Jacques ile tasarlama yoluna koyulmuş. Tondeur, yüksekliği fazla olan endüstri yapılarına ve çatı katlarına olan merakından Fransa’daki su arıtma tesisini kendisi için bir eve dönüştürürken yapının eskiden kalan büyük tankerlerini ve borularını korumuş, yaşam mekânlarını onlar etrafında şekillendirmiştir. Diğer bir değişle, herhangi bir yaşam alanından beklediklerini elde olanlara sığdırmak yerine, kendi standartlarını oluşturarak hepimiz için farklı ama kendisi için beklenilen bir tasarıma olanak sağlamıştır.

Yakın geçmişte inşa edilmiş yapıların birer yaşam alanı haline gelmesinin en güzel örneklerini teşkil eden Bofill’in Fabrikasının ve Tondeur’un Su Arıtma Tesisi’nin yanı sıra yüzyılları aşan dönüşümleri de örnek gösterebiliriz. Çin’in karlı Loess platosunun yamaçlarında bulunan “Yaodong” mağaraları tarih içerisinde yaklaşık 40 milyon kişinin barınma ihtiyacını gidermiştir. HyperSity Mimarlık 2016 yılında bu mağaralardan yıkık ve çöplük durumda olandan birini modern mimariye uygun hale getirmiştir. Tasarımcılar bir mağarada yaşamanın ne kadar mümkün olduğu konusundaki sorulara yanıtlarıyla, Mağara Evi tasarımının ses getirmesine sebep olmuşlardır. Bir mağarada karşılaşılabilecek en büyük sorunlardan biri olan ışık problemini yaratıcı bir avlu düzenlemesiyle aşan tasarımcılar, diğer bir sorun olan ısınma problemini mekânları işlevlerine göre kuzeyden güneye doğru serperek çözmüşlerdir. Aynı zamanda yapının cephesinde kullanılan malzeme yalıtıma katkı sağlarken öte yandan tarihi ve kültürel mirası da korumayı başarmıştır. En sonunda ise akılcı dokunuşlarla milenyum çağında bile mağarada bir ve birden farklı yaşamın nasıl mümkün olabileceğini kanıtlamışlarıdır.

Yaşam alanı olan evler adına yazılmış çokça satır ve daha fazlasıyla, akıllara cevaplamakta zorlanılacak birkaç soru daha ekleyerek yazıyı kapatmak istiyorum: Eğer balkonsuz bir tasarım ev olamazsa, çimentosuz bir fabrika ne olabilir? Yalıtımın olmadığı bir yapı yaşam alanı olarak kullanılamazsa, su geçmeyen bir arıtma tesisi neye hizmet etmelidir? Ya da içinde barındıracak bireyleri yok ise, ev ne ve nasıl olmalıdır…

YAZI Ufuk Uğurlar/TEDÜ
ufuk.ugurlar@tedu.edu.tr

GÖRSEL Hilal Güneş /TEDÜ
hilal.gunes@tedu.edu.tr

0