Bir Karşılaşma Mekânı Olarak “Sokak”

 

Kentli deneyimi üzerinden oluşan kentsel mekânlar ve gündelik kullanımları kente çok katmanlı, kentlinin tanımladığı işlevlere göre sürekli değişen ve devinen bir yoğunluk olgusunu kazandırır. Kent; oldukça yoğun, ilişki kurmaya her daim açık ve sürekli kesişen çoklu bir ağ sistemi olarak; toplum kavramının ona kattığı farklı kişisel özelliklere sahip, farklı gündelik yaşamları kent mekânları senaryosu haline getiren bireyler tarafından oluşur. Bu noktada, yaşanılan her kent senaryosunun başrolünde kentli birey, mekânında da yeri kişisellikten kurtaran ortak kullanıma açık bir kamu mekânı vardır. Kentsel çoklu dokuyu oluşturan her katman, aynı zamanda kentli birey için bir karşılaşma mekânını ve her kent için de sürekliliğini sağlayan yaşam koşulunu ifade eder. Bu üretim zincirinin ilk halkasını ve çoklu ağ sisteminin başlangıç noktasını “sokak” kavramı karşılar. Bu çıkarımın kaynağını oluşturan bilgi kamusal çevre tanımı içinde gizlidir. Çevre kavramını insanın özü veya kendi bedeni dışındaki her şey olarak özetlersek, kamusal çevreye insanın çevresinin kamuyla kesiştiği ilk alan diyebiliriz. Buna göre sokak; öznel mekânımızdan kafamızı çıkartıp kente ve kentliye karıştığımız, soluklanmak için kendimizi şöyle bir dışarı attığımızda içine düştüğümüz, bazen mahalleliyle durup konuştuğumuz bir karşılaşma ya da adının tam anlamıyla “kentli olma” mekânıdır.

Ne yazık ki sokak kavramı zaman içinde, görsel ya da işitsel iletişimi sağlayan bir karşılaşma mekânı olmaktan oldukça uzaklaşmıştır. Kentsel tasarım ve mimarlık disiplini saflarını oluşturan bilinçli cephelerin, sokağı kentin çoklu dokusunun kaynağı olarak görmesine ve mimarlığın bir bütün olarak çalışmasını sağlayan ilk kamusal çevreyi sokak olarak tanımlamasına rağmen; içi bu denli boşaltılmış ve dönen çarkın hızına yetişemeyip ayağı takılanların evi haline gelen bir yapıya hızla dönüşmesini, her kesimin üzerine düşünmesi gereken bir trajedi olarak yorumluyorum. Anlamı eksiltildiği için eskinin aksine şimdilerde sokak, yapı adalarının arasında kalan avluların, mülkiyet ve güvenlik problemleri başta olmak üzere çeper etkisi ya da ses yoğunluğu yüzünden kullanılmayan açık alanlara dönüşmüştür. Özellikle büyük şehirlerde getirim sağlamak amacıyla duyarsızca yapılmış, mimarlık disiplininden uzak her yığın için yalnızca birer sınır çizgisi haline gelmiş ve yaya dolaşımına izin vermeyen (bunu kaldırımsızlıkla kanıtlayan), araçların hâkim olduğu bir düzensizliğin erittiği kentsel bir kavram olmuştur.  Hak ettiği ve sahip olduğu işlevi uzaklaştırılmasının yanı sıra; sistem içinde kendine yer bulamamış, toplumun geri kalanı tarafından itelenmiş ve ötekileştirilmiş, farklı olduğu için düşmanlaştırılmış bireylerin hayatta kalmak için barındığı, yemek yediği, uyuduğu, çocuklarını emzirdiği bir ev ortamı haline gelmiştir. Bu çok başlı fakat çoğunluklu politik başarısızlık, toplumun biz zatî kendisinin oluşturduğu orta ve yüksek sınıfın, yine kendisinin oluşturduğu sistemi sorgulaması yerine “evi sokak olan bireyi” sorgulaması ile talihsiz bir kısır döngüye girer. Bu duruma neşter vurmak yerine, “evi sokak olan bireyi” şehir hayatına zarar vermekle suçlayan toplumun geri kalanı, zaten anlamca içi boşaltılmış olan sokak kavramını nicelik olarak da boşaltmaya başlar. Kaçınılmaz son olarak, başta kentsel doku, kent yaşamı, kentli, kentin her katmanı bundan etkilenir ve karşılaşma mekânı olarak nitelendirdiğimiz sokak kavramı artık insanların birbirinden kaçtığı bir açık alana dönüşür. Eskisi gibi komşunuzla çayınızı alıp dışarda içmek için sözleştiğiniz, yan apartmanda oturan komşunuzla iş çıkışı karşılaştığınızda merhaba dediğiniz bu açık alan, ona sahip çıkmadığınız için kentsel dönüşüm adı altında yapılan toplu yıkımda yok olmuştur. Kentin ilişki kurmaya her daim açık ve sürekli kesişen çoklu ağ sistemi, her katmanda birbiriyle sıkı bir iletişimde olduğu için bu yıkım domino taşı etkisiyle kentin tüm dokusunda çürüğe neden olur. Bu çürük, mekân ile yerin bundan sebeple bireyin ya da kentlinin arasındaki organik bağı zedeler. Yaşanan zedelenme anlam ve kimlik kaybına neden olur. Birey için mekân, mekân için yer bir anlam ifade etmiyorsa mimarlıktan bahsetmemiz mümkün değildir.

Şimdilerde bahsedilen insanlar arasındaki mesafelerin, sokakların, caddelerin, mahallelerin ve dolayısıyla kentlerin kimliksizliğinin, mimarlık disiplini ile özdeşleşen çoğu terimin değersizleştirilmesinin ve büyük ölçekte yaşadığımız anlam kaybının asıl nedeni sorunun çözümüne yanlış yerde bakıyor olmamız veya bilhassa sorun olduğunu kabul etmememiz. Mimarlığın özünü detaylarda arayan bilinçsizliğin hızlı bir salgına dönüşmesi nedeniyle, bütüne gözlerini yuman çoğunluk, mimarlığın uyumlu bir bütün oluşturma amacı ile var olduğunu unuttuğu için çevremizde artık iyi bir mimari ve bütününü oluşturmayı bekleyen uyumlu parçaları göremiyoruz. Bu nedenle, bir karşılaşma mekânı olarak sokak tabiri ile artık karşılaşmaya oldukça uzağız.

 

YAZI Özgü Özcan /TEDÜ
ozgu.ozcan@tedu.edu.tr

GÖRSEL Arda Kalenci  /TEDÜ
arda.kalenci@tedu.edu.tr

0