Bir Freskten Daha Fazlası

 

 

O dönemin ilk sanat tarihçisi ve aynı zamanda Mimarı olan Giorgio Vasari, Rönesans döneminin ünlü sanatçılarından olan Michelangelo’nun, Sistine Chapel’in duvarlarına yaptığı freskler için “Yüzyıllardır karanlığa gömülmüş olan dünyaya tekrar ışık getirmiştir.”demişti. 500 yıl sonra Michelangelo’nun ortaya çıkan sırlarını Vasari duyabilseydi ne derdi bilinmez ama 21.yüzyılda bizler hala derin bir karanlıktayız, ışık yok.

Roma’ya adım attığınız andan itibaren her sokak sizi başka bir yolculuğa götürür. Ama bana sorarsanız bu yolculukların en etkileyici olanı Vatikan’a çıkandır. Katolik mezhebinin yönetim merkezi olan Vatikan, yüzölçümü açısından dünyanın en küçük ülkesi olup dünyanın en önemli arşivlerinden birine sahiptir. “Melekler ve Şeytanlar” kitabı ve filmi ile belki de birçoğumuzun hayatına giren bu gizemli arşiv ve Vatikan bilinmeyenleri oldukça etkileyicidir. Birbiri ardına sıralanan müzelerden ilerleyip sanatla bütünleştiğiniz Vatikan yolculuğu, Sistine Chapel’e ulaştığınızda başka bir boyuta ulaşır. Mekânsal deneyimin duvarların sınırlarından çıkarak onlarca mekânın içinde yaratılış deneyimlerine dönüştüğü Sistine Chapel, Hristiyanların kutsal alanı ve tapınak yeri şeklinde tanımlanabilir. Mekândaki boyutsal algıyı artırmak her ne kadar objeler arası boşlukları anlamlı hale getirmek olarak algılansa da, fiziksel anlamda olduğu kadar algısal anlamda mekân yaratabilmek de önemlidir. Bir başka deyişle, Michelangelo’nun yapmış olduğu en önemli şeylerden bir tanesi mekândaki fiziksel boşlukları değil, fikirsel boşlukları algısal mekânlar haline getirmektir. Peki, ama nasıl?

Orijinal duvar tasarımındaki perde hayatın büyük tiyatrosunu temsil etmenin bir yolu olarak kullanılıyordu. Her birimizin bir rol oynadığı insan tiyatrosu…[1] Rönesans döneminin insanların hayatında önemli rol oynamaya başladığı yıllarda Papa, “Yaratılış” Kitabında yer alan 9 sahnenin, duvar resmi tekniği fresk ile Chapel’in tavanlarına yapılmasını ister ve Michelangelo görevlendirilir. Floransa’da ressam Domenico Ghirlandaio’nun atölyesinde fresk yapmayı öğrenmesine rağmen, Michelangelo aslında bu görevi kabul etmek istemez. Çünkü kendini ressam olarak değil, heykeltıraş olarak görmektedir. Ama bana kalırsa kabul etmemesinin altında yatan sebep kilise ile olan ya da buna olmayan bağları diyebiliriz. Kilise aslında sadece bir sembol. Dayatılan doğruların dinsel boyutundaki bir sembol. O da bunlara kendi cevaplarını vermek için fırsat bulmuş bir sanatçı. Cevaplarını yine kendi tarzıyla verirken yeteneği elbette tartışılamaz. Bu konudaki insan bedeni üzerindeki yıllar süren araştırmaları da yadsınamaz bir gerçek. 14×40 metre büyüklüğündeki bir tavana çoğu zaman sırtüstü yatarak 4 yıl emek verdi. Ortaya çıkan sonucu kendisi nasıl buldu bilmiyorum ama her yıl 5 milyon kişi gözleri tavanda hayranlıkla onu izliyor. Maniyerist akımın öncülerinden sayılan Michelangelo her zaman ideal ve klasik olanın yerine bir şeyler arama derdindeydi. Ona sunulandan daha fazlası için doğru sorular sorması gerekiyordu. En önemli fresklerden biri olan “Adem’in Yaratılışı”nda anlatmaya çalıştığı mesaj, “Tanrı’nın insanlığa zekayı bahşetmesi mi yoksa ilahi gücün bir üst varlıkta değil de kendi zihinlerimiz içinde saklı olduğu mu?” anlamlandırılmaya çalışıla dursun ben başka bir soru sormak istiyorum. İnsanlığın bugün gelmiş olduğu noktayı varsayarak daha iyisini yapabileceğimizi söyleyebilir miyiz? Başarabilir miyiz gerçekten?

 

Işık yok.

 

İlerlediğimizi sandığımız nokta aslında gerilediğimiz yer. Duygularımızı ve en önemlisi sorularımızı kaybediyoruz. Araştırma kaynaklarının neredeyse hepsine sahipken araştırma yapmayı bilmiyoruz. Doğru soru sormaktansa cevaplar bize verilsin istiyoruz. Gelişmişlik olarak gördüğümüz bu nokta bize onlarca şey sunarken bizden hislerimizi alıyor, ne kadar farkındayız? Yüksek Rönesans döneminin 3 devinden biri saydığımız ve yüzyıllar öncesinden bize hala ışık tutmaya çalışan Michelangelo günümüzde yaşasaydı acaba yine aynı şeyleri ortaya çıkarabilir miydi? Çıkarsa bile bu kadar değeri olur muydu? Sistine Chapel’in eşiğinden içeri adım attığınızda ve eğer gitmeden bir şeyler okuyacak kadar meraklıysanız kendinize sorular sormaya başlarsınız yaratılış hikâyesi ile ilgili. Ardından siz de yorumlamaya başlarsınız, acaba beynin içindeki tanrı benim içimdeki gücü anlatmak için mi çizildi diye. Ama anladıklarınızdan daha çok siz yüzyıllar sonrasına ne bırakabiliyorsunuz hiç düşündünüz mü?

 

 

 

 

 

Konu ile ilgili meraklılara;

The Agony and the Ecstasy – film

Mathias Enard – Savaşları, Kralları Ve Filleri Anlat Onlara – kitap

Agnes Obel – Pass Them By – müzik

Referans:

Görsel Üretiminde Mehmet Gerenin çalışmalarından referans alınmıştır.

 

YAZI Şeyma Dilara Aldemir/TEDÜ
sdilara.aldemir@tedu.edu.tr

GÖRSEL Cemre Gül Kaya /TEDÜ
cgul.kaya@tedu.edu.tr

0