Ankara Meydanlarına Karşı İller Bankası

İlk defa kelimelerin düğüm olduğunu hissediyorum. Oldukça üzgün, kızgın ve çaresizim. Yazmaktan ve artık hatırlamaktan, en fazla hatırlatmaktan başka yapabileceğim pek bir şey yok. Bahsettiğim bir yıkım. Aklınıza sadece bir binanın yerle bir oluşu gelmesin. Bu aynı zamanda, ortak bir tarihin, ortak bir yenilenmenin ilk filizlerinden birinin, başta belediye ve hükümetin ardından bizlerin, toplumun vicdanın yok oluşu. Gerçekten göremiyorum bu gözü dönmüşlüğün arkasında gizleneni. Neden senelerdir ayakta dimdik duruşunu kendinize yediremediniz?

Yıkım başarısızlığının arkasında, yıktıklarını zannettikleri fakat ne kendi zihinlerinden ne de bizlerin zihinlerinden asla yıkamayacakları bir başarı hikâyesi hala direniyor. Hikâye modern Türkiye Cumhuriyeti’nin yetiştirdiği ilk modern mimar neslinden Seyfi Arkan’ın, 1935 yılında İller Bankası Genel Müdürlük binası yapımı için açılan, uluslararası mimari yarışmaya sunduğu projenin kabulü ile başlıyor. Şimdilerde yerinde yeller estirilse de yıkımının aksine yapımını düşünürken oldukça hassas davranan Seyfi Arkan, ana fikir olarak Ankara’nın Jansen Planı’ndaki temel kent planlama kararlarını incitmeyecek bir öneriyi benimsiyor. Ana tasarım kararı olarak, Jansen Planı’ndaki Opera Binası’nın etkisini azaltmamak, bilakis çevresine yaydığı gücü arttırmak için oldukça süsten uzak, sade ve yalın bir dille halktan uzaklaşmayan, kamu ile alışverişi mekânsal anlamda oldukça kuvvetli bir tasarıyı bugünün aksine nerdeyse bir asır önce savunuyor.

Yıkımın arkasındaki asıl sebepler; getirim sağlamak, birilerini memnun edip memnun olmak ya da cumhuriyet miraslarını yeryüzünden silmek midir bilinmez, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek bu proje ile birlikte Ankara’nın aradığı meydana kavuşacağını dile getiriyor. Ankara’nın bunca sene arayıp bulamadığı meydan gerçekten İller Bankası Genel Müdürlüğü’nün altında mıydı peki?

Aradığımızın ne olduğunu bulmak, neye ihtiyacımız olup olmadığını bilmek için meydanın ne anlama geldiği üzerinde soluklanmak istiyorum. Meydan: 1.geniş, açık ve düz yer, alan; 2.şehir içinde geniş ve düz açıklık; 3.geniş arsa, açıklık saha; 4.bir hadisenin cereyan ettiği yer; 5.sokak ve caddelerin birleşme yerlerinde trafiği çeşitli yönlerde dağıtmak için bırakılan boşluk; 6.büyük bina ve saraylarda etrafı yapılarla çevrili avlu, yer; 7.orta oyununda sahne; 8.açıklık, boşluk; 9.(mec) karşılaşma, yarışma, mücadele yeri; 10.âşıkların, saz şairlerinin karşılaşma yeri. Bu birbirinden farklı on meydan tanımı üzerine meydanı işleviyle tanıtacak olursak, insanların daha çok buluşmak için yerlerini özelleştirdikleri, buluşup konuştukları, oturup çay içtikleri, kahve içmek için sözleştikleri, biraz lafladıktan sonra herkesin kendi yoluna gitmek için ayrıldığı açık mekânlardır. Meydanları; insanları, yolları ve kenti birbirine bağlayan bir mekân gibi ya da tam tersi bir es verme, belki biraz soluklanma, ayrılma mekânı gibi yorumlayabiliriz. Her haliyle bu sosyal birleşim, bir arada olma hissi, kentin günlük ve hızla dönen mekanizmasından, kentin içinde ve kendisinden fazla uzaklaşmadan, onu deneyimleyenlere soluklanabilme fırsatı tanımasıyla kent ve toplum için yadsınamayacak bir değerdir. Türkiye’deki büyükşehirlerin hızı ve yükü oldukça ağır olmasına rağmen kent meydanları kentlerde hak ettiği değere fazlasıyla kavuşamıyor. İstanbul ve İzmir bu konuda Ankara’ya oranla oldukça şanslı olsa da, genel Türkiye haritasında köy meydanları hariç kent meydanları konusunda ciddi bir başarısızlık hâkim. Ankara, belediyecilik anlayışı ve yaşayanların kentten beklentisiyle bu başarısızlığın oldukça başarılı bir mümessilidir.

Geçmiş imar anlayışıyla yüzü bugünden daha aydınlık olan Ankara, Cumhuriyet’in ilanından sonra sadece devletin değil, bunu yanı sıra yenilenmenin, arınmanın, toplumsal çağdaşlaşmanın da başkenti olması için bu fikre uygun tasarlanan mekânlarla, birçok yeniliğin sembolü bir kent haline gelmiştir. 1924 yıldaki Lörcher Planı kentin ilk resmi imar planı olmasa da yeni başkent planı üzerinde önemli ve belirleyici rol oynamıştır. Kentin altyapısı, tesisatı gibi daha teknik konuların yanı sıra kentin ana aksları ve meydanları da bu plan ile tasarlanmıştır. Lörcher çalışmasından sonra yeni başkentin gelişmesi için hazırlanan planlama yarışmasını Herman Jansen’in Ankara İmar Planı tasarısı kazanmış ve 1932 yılında resmi olarak yürürlüğe girmiştir. Bu tasarıyla birlikte kentin dokusu biçimlenmiş ve kentin işleyişi, günlük mekanizmasını belirleyen akslar, birbirini kesen iki ana ulaşım çizgisi ile bu çizgi etrafındaki kentsel yaşam mekânları ve açık mekânlar ile belirlenmiştir. Bu planlama anlayışına göre; eski ve yeni Başkenti birbirine hem sosyal hem de fiziksel anlamda bağlayan birçok meydan öngörülmüştür. Fakat günümüze gelene kadar bu meydanlar gerek ulaşım politikaları, gerek dönemsel ve kişisel getirim sağlamak için, gerekse de açık mekânları boş mekân zanneden bilinçsizliğin maktulü olduğu için tarihin kendisiyle ilgilendiği zamanlarda kalabilmiş, şimdiye ulaşamadan kaybolmuştur. Ankara’nın planlanmış 13 (on üç) meydanı kaybolurken kör olan gözlerimizin, şimdi İller Bankası binasını bir meydana sahip olmak için yıkıyor olmasını oldukça talihsiz bir farkına varma olarak nitelendiriyorum. Aradığımız o meydan, ne modern Cumhuriyet’in modern binalarının altında, ne de tarihin somutlaşmasına imkân sağladığı bilinçli mimari o meydanların üstüne inşa edildi. Bizim toplum ve liderleri olarak en büyük eksikliğimiz detayların mimarinin özü hakkında fazla bilgi verdiğini düşünmemizdir. Oysa iyi mimarinin asıl amacı uyumlu bir bütünü tasarlayarak ona uygun parçalar üretmektir.

Bu konuyla ilgili, disiplinin eğitimini almış ve bir şekilde son derece hassas davranmaya çalışan başta evrensel ölçekte bir birey, daha yakın ölçekte Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak naçizane savunduğum anlayış; mimarlık sadece görülerek yetebilecek bir şey değildir. Mimariyi görebildim diyebilmeniz için onu daha önceden yaşıyor olmanız gerekir. Steen Eiler Rasmussen konuyla alakalı olarak “bir binanın özel bir amaç doğrultusunda nasıl tasarlandığını, belirli bir dönemin ritim ve kavramlarına nasıl uyum gösterdiğini görmelisiniz” diyerek mimariyi görebilmek için onu hissetmeyi savunur. Odalarının içinde dolaşmadığınız, duvarlarının sizi nasıl çevrelediğini hissetmediğiniz, nasıl girilip nasıl çıkıldığını dahi bilmediğiniz, malzemenin dokunsal etkisini vücudunuzda hissetmediğiniz, neden özellikle bazı renklerin kullanıldığını ve belirli geometrilerin tercih edildiğini bilmediğiniz, pencerelerin güneşe ve çevresindeki değerlere karşı nasıl konumlandırıldığını keşfetmeye niyet bile etmediğiniz, kısacası içinde hiçbir zaman yaşamadığınız bir bina üzerinde bu denli ciddi muhakemeyi neye göre yaptınız? Sadece meydan savaşı mı? O zaman neden şimdi uğruna yakıp yıktığınız Opera Meydanı’nı kaybolurken sadece izlediniz?

*Bu yazının ön çalışması TED Üniversitesinde Ali Cengizkan tarafından verilen ARCH 420 dersinde yazarın kendisi tarafından yapılmıştır.

YAZI  Özgü Özcan/TEDÜ
ozgu.ozcan@tedu.edu.tr

GÖRSEL Didem Zeynep Ödemiş/TEDÜ
dzeynep.odemis@tedu.edu.tr

0