Bir Yazar, Bir Roman, Bir Şehir Albert Camus, Veba, Oran

‘’… AMA, NEYDİ VEBA?
-YALNIZCA YAŞAMIN KENDİSİ, O KADAR…’’ (S. 301)

Albert Camus’nün 1947’de yazdığı bu roman Cezayirin Oran şehrinde geçer. Olayların meydana geldiği zaman kitapta 194- şeklinde belirtilmiştir. Camus’nün diğer eserlerinde olduğu gibi çocukluğunu geçirdiği Cezayir arkaplanında yeşeren insan hayatının anlamsızlığı bu romanın da belkemiğini oluşturur; ancak bu romanda diğer eserlerinde olmayan bir istisna mevcuttur. Veba yalnızca insan hayatının anlamsızlığı için bir alegori olmakla kalmaz, hapsedilmişlik imgesi için de sağlam bir temel oluşturur. Sanıyorum romanın yazıldığı yıllarda Fransa’nın Nazi kuşatması altında oluşu romandaki hapsedilme olgusunun bu denli baskın olmasını açıklar. Romanda, veba insanın ölüme karşı acizliğini gözler önüne sererken, Oran şehri sakinlerini de gündeliğe hapseder. Böylece absürt gündeliğin gizinden çıkıp; romandaki tüm gerçekliğin üstünü örter. Ana kahraman Dr. Bernard Rieux, tanrılar tarafından devasa büyüklükte bir kayayı bir dağın tepesine çıkarıp elinden kaçırmakla ve bu döngüyü sonsuzluk boyunca sürdürmekle cezalandırılan Sisifos benzeri bir karakterdir. Rieux, vebayı kesin bir şekilde yenemeyeceğini bilmesine rağmen, roman boyunca vebayla savaşmayı sürdürür.

Romanın açılışı Oran şehrinin tasviriyle başlar. Oran; gri, banal, önemli hiçbir şeyin olmadığı boğucu bir şehirdir.
‘’ Kentin kendisi de, itiraf etmek gerekir, çirkindir. Dingin görünümlü bu kenti başka onca ticaret kentinden farklı kılan şeyin ne olduğunu ayırt etmek için biraz zaman gerekir. Örneğin, ne bir kanat çarpışının ne de bir yaprak hışırtısının duyulduğu, güvercini olmayan, ağaçsız ve bahçesiz bir kent, tam anlamıyla yansız bir yer nasıl düşünülür? Mevsimlerin değişimi ancak göğe bakılarak anlaşılır. ilkbahar yalnızca havanın niteliğinin değişmesinden ya da sokak satıcılarının banliyölerden getirdikleri çiçek sepetleriyle kendini duyurur ; çarşı pazarda satılan bir ilkbahardır bu. Yazın, güneş fazla kuru evleri kavurur ve duvarları gri bir külle örter ; o zaman artık kapalı kepenklerin gölgesinden başka yerde yaşanmaz. Sonbaharda, tersine çamur tufanı olur. Güzel günler yalnızca kışın yaşanır. ’’ (s. 13)

Eserin genel atmosferi Camus’nün Cezayir’deki hayatından izler taşır. Kuzey güneşinin yakıcı ışığı altında kaynayan Cezayir, insanı gündelik hayatın gerçekliğinden koparıp, bir bulanıklık çemberine hapseder. Bu tam olarak Camus’nün ‘öğle düşüncesi’ diye adlandırdığı şeydir; sıcaklığın içinde, imgelerin aşırı aydınlığında kaybolan gerçekliğin ardından varoluşumuzun absürtlüğü belirir. Bize, sınırsız evrenin köşesinde, dönen bir kayanın üzerine inşaa edilmiş ve edilecek olan her şeyin günün birinde geri dönülemez bir şekilde yok olacağını, insan ırkı olarak varolmak için koparttığımız bu büyük yaygaranın evrenin sonsuz boşluğu tarafından yutulacağını hatırlatır. Işıktan kamaşan gözlerimizi kırpıp gerçekliğe geri döndüğümüzde artık absürt bizimledir, tıpkı yenildikten sonra bile eşyalara, elbiselere ve evlere sinen veba mikrobu gibi, yalnızca dönüşü için bir sonraki anı kollamaktadır.

Veba imgesi roman ilerledikçe ölümün yerini alırken, insanları da gerçekliklerinden söküp atarak arafa bırakır. Sokaklar, sergi salonları, eğlence yerleri… Vebanın yayıldığı her yer topluma ait olmaktan çıkar. Ölüm şehri parsellerken, insanlara kalan tek mekân ; veba oraya ulaşana dek kendi bedenleri olur. Çevresini saran ölüme karşı gündelik rutinini gerçekleştirmeye çalışan insan yaşayan biri olmaz artık, araftadır. Bir zamanlar şehir sakinlerinin tüm banallığına rağmen ‘ev’ olarak benimsedikleri yer veba salgınıyla birlikte kapıların kapanmasıyla hem gerçek anlamıyla hem de alegorik olarak bir hapishane haline gelir. Bu absürt banallığın içinde kent sakinleri alışagelmiş yaşamlarını kaybederler. Vebanın son bulacağı zaman belirsizdir, son bulup bulmayacağı da. Şehir sakinlerinin bir sevdiklerinin veya kendilerinin vebaya yakalanması her an onlarla birlikte yaşayan bir olasılıktır. Akıllarında bir gelecek olmadan şimdiyi yaşamaya çalışan insanların geçmişleri de şimdinin durağanlığında yok olur.

‘’İşte o zaman bir kırlangıcın uçuşu, bir gün batımının pembe rengi ya da güneşin bazen ıssız sokaklara bıraktığı şu tuhaf ışıklar gibi açık olmayan işaretler ve şaşkınlığa iten bildirilerin yol açtığı rahatsızlıklarını geliştiriyorlardı. Fazlasıyla gerçeğe yakın düşlerini okşamakta ve bir ışığın, iki-üç tepenin, gözde bir ağacın ve kadın yüzlerinin, onlar için yeri tutulamaz bir ortam yarattığı bir toprak parçasının imgelerini tüm güçleriyle izlemekte inat ederek, insanı her zaman, her şeyden kurtarabilecek dış dünyaya gözlerini kapıyorlardı’’(s. 79)

Her ne kadar karanlık bir atmosfere sahip olsa da, Camus, romanı varoluşumuz hakkındaki fikirleriyle aydınlatır. Yaşam bir vebadır ve kurbanları hiçliğin sonsuz döngüsüne hapsolmuştur. Fakat tam da burada Camus, bizlere insanın nedensiz varoluşundan doğan parıltıyı sunar.

Camus’ye göre, sonsuzluk boyunca anlamsız bir döngüye hapsolmuş da olsa, Sisifos mutludur.

YAZI- GÖRSEL  Behice Özer
behice.ozer@tedu.edu.tr

0